Aynanın İçinden

Aynanın İçinden ve satranç motifi – 4. bölüm

Müge Sözen‘in Aynanın İçinden ve satranç motifi çalışmasının son bölümüdür. Aynanın İçinden ve Lewis Carroll‘ın diğer çalışmaları için Müge Sözen çalışmalarını takip edebilirsiniz. Özellikle Aynanın İçinden ve satranç motifi çalışmasının önceki bölümlerini okumalısınız.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

8. Bölüm olan “Bu Benim Kendi Buluşum”da

Fakat o sırada birinin bağırdığım duyan Alice düşünmekten vazgeçti. Biri, “Hey!” diye haykırıyordu. “Hey! Şah!” Alice, o zaman simsiyah zırh giymiş bir şövalyenin dört nala üstüne doğru geldiğini gördü. Hem şövalyenin elinde de salladığı kocaman bir sopa vardı.

Şövalye Alice’in yanına gelince atı birdenbire durdu. Adam,

“Sen benim esirimsin!” derken atından yuvarlanıverdi.

Siyah Şövalye K2’ye hamle yapmıştır; klasik bir satranç oyununda güçlü bir hamle, çünkü aynı anda Beyaz Kral’a şah çekmekte ve Beyaz Kraliçe’ye saldırmaktadır. Siyah Şövalye tahtadan kaldırılamadığı sürece, Kraliçe kaybedilir.

Alice, iyice şaşırmıştı. Fakat şövalyenin düştüğünü görünce daha çok onun hesabına korktu. Adamın tekrar ata binişini endişeli gözlerle seyretti. Şövalye eğerine yerleşip rahatça oturur oturmaz yine, “Sen benim esirimsin…” diye söze başladı.

Fakat başka bir ses onu susturdu. “Hey! Hey! Şah!”

Alice, hayretle bu yeni düşmanı görmek için döndü.

Bu sefer gelen bir Beyaz Şövalye’ydi.

İttihat ateşi

Beyaz şövalye kendisini mi temsil ediyor?

Siyah Şövalye’nin işgal ettiği kareye (Alice’in doğu bitişiğindeki kare) gelen Beyaz Şövalye, gafilce “Şah!” diye bağırır; aslında, yalnızca kendi Kral’ına şah çekiyordur. Siyah Şövalye’nin yenilgisi, satranç oyununda bir Kt. X Kt. hamlesini göstermektedir. Carrollcuların çoğu, Carroll’ın, Beyaz Şövalye’nin kendisini temsil etmesini amaçladığını kabul etse de, Don Kişot gibi başka adaylar da öne sürülmüştür.

Böylece el sıkıştılar. Şövalye atını ağır ağır ormana doğru sürdü. Alice, durmuş onu seyrederken, “Her halde onun düştüğünü görmek için fazla beklemeyeceğim,” diye düşündü, “işte düştü! Hem her zamanki gibi kafasının üstüne! Bununla beraber o çabucak ayağa kalkıp tekrar atına binebiliyor… Bu da atın üstüne türlü türlü şeyler asması yüzünden sanırım…”

Küçük kız, kendi kendine konuşarak atın yolda ağır ağır ilerlemesini seyretti. Şövalye önce atın bir yanından ve sonra da öbür yanından düştü.

Şövalye, dört veya beşinci düşüşünden sonra yolun dönemecine geldi. O zaman Alice adama mendilini salladı. O gözden kaybolana kadar da bekledi.

Beyaz Şövalye, KB5’e, Siyah Şövalye’yi ele geçirmeden önce işgal ettiği kareye geri dönmüştür.

Atların hamleleri L şeklinde olduğu için, Beyaz Şövalye’nin hamlesi, birkaç paragraf önce atıfta bulunduğu “yol dönemeci”dir.

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Aynanın İçinden

Beyaz Şövalye’nin dışında, Ayna Dünyası’nın karakterleri, yaşamlarını düzenleyen satranç oyununun kurallarını anlamamaktadırlar. Alice sonunda yedinci kareye ulaşmıştır ve bir sonraki hamlesiyle kraliçe olacaktır. Bir piyon olarak hareket ettiği için, çevresindeki karelerin farkında değildir. Kısa bir süre sonra kraliçeye dönüşeceğini, kendisini Siyah Şövalye’den kurtarmaya gelen Beyaz Şövalye’den öğrenir. Carroll’ın sağladığı satranç tahtası diyagramının yardımıyla, Alice’in kısa süre önce yanındaki kareye gelmiş olan Siyah Şövalye’den hiçbir tehlike tehdidi görmediği açık hale gelir.

Siyah Şövalye’nin “Şah!” diye bağırması, satranç kurallarına göre ele geçiremeyeceği Alice için değil, Siyah Şövalye’nin şah çektiği Beyaz Kral için amaçlanmıştır. Siyah Şövalye oyunu hiç anlamamaktadır ve Alice’i görünce, onu ele geçirmesi gerektiğine inanır. Beyaz Şövalye gelerek, Siyah Şövalye’nin karesine girer ve Siyah Şövalye’yi yener. Beyaz Şövalye Alice’e sekinci kareye kılavuzluk eder, ancak ayrılmadan önce Alice’in onun bir sonraki hamlesini yaptığını görmesi gerekir. Alice’in, satrançta At’ın bir öne, iki yana hamlesini izleyerek, yoldaki kıvrımı dönen Beyaz Şövalye’yi seyretmesini gerektirerek, Carroll satranç kurallarını yakından izlemektedir.

Küçük kız, dönüp tepeden inmek için koşmaya hazırlanırken de kendi kendine, “Mendil sallamamın ona cesaret verdiğini umarım,” dedi. “Artık son dereyi geçeceğim ve bir Kraliçe olacağım! Bu ne harika bir şey olacak!”

Alice, bir kaç adımda derenin kenarına indi. “Nihayet Sekizinci Kareye geldim!” diye bağırarak kendisini karşı tarafa attı.

Kirli Melek – 10 (Final)

Alice’in kucağındaki şey

Alice, kendisini yosun kadar yumuşak bir çimenliğin üstünde buldu. Orada burada çiçekler açmıştı. Küçük kız,

“Oh!” dedi. “Buraya geldiğim için ne kadar mutluyum!” Sonra üzgün bir tavırla ekledi. “Fakat kafamdaki nedir?” Çünkü başına ağır ve sıkı bir şey geçmişti. Alice elini başına götürdü.

Kendi kendine, “Fakat ben farkına varmadan bu nasıl başıma geçmiş?” diye mırıldandı. Kafasındaki şeyi çıkararak kucağına koydu. Bunun ne olduğunu anlamak istiyordu.

Alice’in kucağındaki şey altın bir taçtı.

Alice kalan son dereyi de atlamıştır ve kraliçenin sırasındaki son kare olan Q8’dedir. Satranç bilgisi olmayan okuyucular için, bir piyon satranç tahtasındaki son sıraya ulaştığında, oyuncunun dilediği herhangi bir taş hâline gelebileceğini söylenmelidir. Oyuncu genellikle, satranç taşlarının en güçlüsü olan kraliçeyi seçer.

9. Bölüm olan “Kraliçe Alice”te

Alice, “Harika bu!” diye bağırdı. “Bu kadar kısa bir süre içinde Kraliçe olabileceğimi hiç sanmıyordum.” Sonra sert bir sesle konuşmasına devam etti. Çünkü Alice kendi kendisini azarlamayı da pek severdi. “Size şunu söylemem gerekli Sayın Majeste. Bir Kraliçenin otların üstüne oturup tembellik etmesi hiç de doğru değildir. Bildiğiniz gibi Kraliçelerin gururlu olmaları gerekir!”

Bunun üzerine küçük kız kalkarak yürümeye başladı. Önce dimdik gidiyordu. Çünkü başındaki altın tacın düşeceğinden korkmaktaydı. Fakat sonra kimsenin kendisini görmediğini düşünerek teselli buldu.

Tekrar yere oturarak, “Hem ben bir Kraliçeysem,” dedi. “Artık tacımı başımda taşımasını da bilebilirim sanırım.

Bütün olanlar öyle garipti ki Alice orada otururken Siyah Kraliçe’yle Beyaz Kraliçe’nin de yanında olmalarına hiç şaşırmadı.

Siyah Kraliçe, Kral’ın karesine hamle yapmıştır ve böylece, şimdi Alice’in her iki yanında birer kraliçe vardır. Bu hamleyle Beyaz Kral’a şah çekilmiştir, ancak her iki taraf da bunu fark etmiş görünmemektedir.

Ivor Davies, The Anglo-Welsh Review (Sonbahar 1970)’deki, “Ayna Satrancı” makalesinde, Siyah Kraliçe’nin, Kral’ın karesine hamle yapmasıyla, Beyaz Kral’a şah çekildiğini neden kimsenin fark etmediğini açıklamaktadır. Carroll’ın kütüphanesindeki satranç kitaplarından birisi, George Walker’ın yazdığı, Satranç Sanatı (1846)’ydı. Kitabın 20. Kural’ı şöyle demektedir: “Şah çektiğinizde, yüksek sesle ‘şah’ diyerek, rakibinizi haberdar etmelisiniz, yoksa bunu fark etmeyebilir ve şah çekilmemiş gibi hareket etmeyi sürdürebilir.

Zamana yolculuk 10. bölüm (Son bölüm)

Siyah Kraliçe

“Siyah Kraliçe ‘Şah’ dememiştir,” diye yorumda bulunmaktadır Davies. “Sessizliği tamamen mantıklıdır, çünkü Kral’ın karesine geldiği anda, Alice’e şöyle demiştir… ‘Yalnızca seninle konuşulduğunda konuş!’ Onunla kimse konuşmadığı için, eğer ‘şah’ deseydi, kendi kuralını yıkmış olurdu.

Kitaptaki satranç oyunuyla ilgili bir başka bilgilendirici makale, A. S. M. Dickins’ın, Jabberwocky (Kış 1976)’deki “Alice Periler Diyarında”dır. “Peri satrancı”nda bir dünya uzmanı olan Dickins, Carroll’ın oyununu, peri satrancı kurallarının bir karışımı olarak analiz eder. Rakibi itiraz etmediği sürece, bir oyuncunun bir sırasında bir dizi ardışık hamle yapmasına inanılmaz bir şekilde izin veren, Walker’ın 14. Kural’ına dikkat çeker.

Siyah Kraliçe,

“Kız kendisine geldi,” dedi. “Söyle bakalım. Dilleri bilir misin? Fiddle… de… de’nin Fransızcası nedir?”

Alice, ciddi ciddi cevap verdi.

“Fakat Fiddle… de… de İngilizce değildir ki.” Siyah Kraliçe,

“Bunun İngilizce olduğunu sana kim söyledi?” diye çıkıştı.

Alice, bu sefer bu güçlüğe bir çare bulabileceğini düşündü. Kendinden emin bir tavırla konuştu. “Bana Fiddle… de… de’nin hangi dilden olduğunu söylerseniz ben de bunun Fransızcasını söylerim.”

Ama Siyah Kraliçe, kurumlu bir tavırla doğruldu ve kızı süzdü. “Kraliçeler hiçbir zaman pazarlık etmezler.”

Alice ise, “Keşke Kraliçeler soru da sormasalar,” diye düşünüyordu.

Kavga etmemeliyiz

Beyaz Kraliçe ise endişeli endişeli mırıldandı. “Kavga etmemeliyiz. Yıldırımın sebebi nedir bakalım?”

Alice bunun cevabını bildiğinden emindi. Onun için de rahat rahat konuşmaya başladı.

“Yıldırım gök gürültüsü yüzünden meydana gelir.” Sonra telâşla sözlerini düzeltti.  “Hayır, hayır! Ben tam bunun aksini söylemek istiyordum!”

Siyah Kraliçe,

“Yanlışını düzeltmek için geç kaldın,” diye çıkıştı. “Bir şey dediğin zaman bu sabit kalır. Sen de sonuçlarına katlanmak zorundasın.”

Acaba Siyah Kraliçe, satrançta hiçbir hamlenin geri alınamayacağı gerçeğine mi atıfta bulunuyor? Bir kez yapıldığında, “sonuçlarına katlanmak zorundasınız.” Modern satranç kuralları daha da katıdır. Bir taşa yalnızca dokunulsa bile, hamle yaptırılmalıdır.

Ama Beyaz Kraliçe onu dinlemeden sözüne devam etti. “Gök öyle gürlüyordu ki insan düşünemiyordu.” Siyah Kraliçe ise bu fırsatı kaçırmayarak Alice’e fısıldadı. “O zaten hiç bir zaman düşünemez!”

Beyaz Kraliçe,

“O arada damın bir kısmı da uçtu,” diye mırıldandı. “Gök gürültüsü içeriye girdi… Bu kocaman yumrular halinde odada dolaşmaya başladı. Masaları, eşyaları devirdi… Sonunda öyle korktum ki kendi ismimi bile hatırlayamadım!”

Molly Martin, bir mektubunda, Beyaz Kraliçe’nin, çatının uçtuğu ve gök gürültüsünün odanın içinde döndüğü bir zamanı anımsadığında, bunun, bir satranç kutusunun kapağının kaldırılıp, bir oyuncu taşları kutudan çıkarırken, ya da masaya boşaltırken, taşların kutunun içinde takır tukur etmesina gönderme yapabileceğini varsaymaktadır.

O sırada kız, yanında birinin tuhaf bir sesle güldüğünü duyarak döndü. Beyaz Kraliçe’ye ne olduğunu anlatmak istiyordu. Fakat Beyaz Kraliçe’nin yerinde Koyun Budu rosto oturuyordu.

Biri çorba kâsesinden, “Ben buradayım!” diye bağırdı. Alice başını çevirince Beyaz Kraliçe’nin kocaman yüzünü kâsenin kenarında gördü. Sonra Kraliçe çorbanın içinde kayboldu.

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Beyaz Kraliçe, Alice’den uzaklaşır

Beyaz Kraliçe, Alice’den uzaklaşıp, QR6’ya hamle yapmıştır. Bu geleneksel bir satranç oyununda, kuraldışı bir harekettir, çünkü Beyaz Kral’a çekilen şahı geri almamaktadır.

Başka bir zaman olsaydı Alice bu duruma çok şaşardı. Fakat kız artık hiçbir şeye şaşmayacak kadar heyecanlanmıştı. Onun için masaya yeni çıkmış olan bir şişenin üstünde atlamaya hazırlanan küçük yaratığı yakalayarak,

“Sana gelince,” diye tekrarladı. “Seni silkeleyip bir kedi yavrusu yapmaya karar verdim!”

Bu, Alice’in Siyah Kraliçe’yi ele geçirmesidir. Bütün satranç problemi boyunca, hamle yapmadan uyuyan Siyah Kral’ın meşru bir şah-matı ile sonuçlanır. Alice’in zaferi, hikâyeye belli belirsiz bir ahlâk dersi katmaktadır, çünkü sert, kindar mizaçlı siyah taşların aksine, beyaz taşlar iyi ve nazik karakterlerdir. Şah-mat rüyayı sonlandırmakta, ancak rüyanın Alice’in mi, yoksa Siyah Kral’ın mı olduğu sorusunu açık bırakmaktadır.

Satranç motifi bu bölümde yüksek düzeyde ifade edilir hale gelir ve taşların çeşitli hamleleri oyunun sonuçlandığına işaret eder. Alice Kraliçe olunca, her bir taşın hamlesi ve konumu açık hale gelir. Her iki kraliçe tarafından iki yanından sıkıştırılan Alice, bütün satranç tahtasını görebilmektedir. Kalesinde masasının başında otururken, önünde uzanan tüm konuklar diğer satranç taşlarını temsil eder. Bu sahnedeki masa, koltuğunda uyuyan “gerçek” Alice’in yanındaki, üzerinde satranç tahtasının durduğu, Alice’in evindeki masayı temsil eder.

Beyaz Kraliçe’nin çorba kasesine hamlesi Siyah Kral’ın “şah-mat”ı için tuzak kurar ve Alice Siyah Kraliçe’yi almak için öteye kaydığında, Siyah Kral’a kendisi şah-mat çeker ve satranç oyununu bitirir. Artık oyun bittiği için, Alice rüyasından uyanır ve kendisini Kitty’yi tutarken bulur.

Alice oyunun başında kendinden emin görünmemektedir, ancak bir kez kraliçe olarak gücünü kullandığında, gerçek yüzünü gösterir ve kendisini satranç tahtasının sınırlarından kurtarır. Siyah ve Beyaz Kraliçelerin durmak bilmeyen sorgulamaları, Alice’in Ayna Dünyası’ndaki iki boyutlu yaşamlarının bir parçası haline gelmesi için onu ezerek boyun eğmeye zorlamaları girişimlerini temsil eder. Alice bu ezilmeye direnir ve bu da, masadaki konukların tabaklarına sıkıştıkları zaman kendini kelimenin tam anlamıyla gösterir. Alice teşekkür etmek için ayağa kalkar ve böyle yaparak, üç boyutlu hale gelir ve bu durum da, kendisinin Siyah Kraliçe’yi almasını ve satranç maçını sonlandırmasını sağlayan karmaşayı tetikler.

10. Bölüm olan “Silkeleme” ve 11. Bölüm olan “Uyanış”

Alice, böyle konuşurken Siyah Kraliçe’yi masadan aldı ve bütün gücüyle silkelemeye başladı. Fakat Siyah Kraliçe hiç direnmedi. Sadece yüzü iyice küçüldü. Buna karşılık gözleri büyüdü ve yeşil bir renk aldı. Alice hâlâ onu silkeliyordu. Kraliçe, daha da küçüldü, küçüldü. Üstelik tombullaştı ve yumuşacık… yumuşacık oldu

* **

Ve aslında o sahiden bir kedi yavrusuydu.

Carroll’ın çocuk arkadaşlarından biri olan Rose Franklin, bir biyografisinde, Carroll’ın kendisine; “Siyah Kraliçe’yi neye dönüştüreceğime karar veremiyorum,” dediğini anımsamıştır. Rose şöyle yanıt vermiştir: “Çok ters görünüyor, lütfen onu Siyah Kedi Yavrusu’na dönüştür.” Carroll’ın, “Bu mükemmel olur,” dediği bildirilmiştir; “ve Beyaz Kraliçe de, Beyaz Kedi Yavrusu olur.”

1. Bölüm’de, uykuya dalmadan önce, Alice’in siyah kedi yavrusuna, “Senin Siyah Kraliçe olduğunu varsayalım,” dediğini anımsayın.

Alice ve kendi cinsel uyanışı

Bazı eleştirmenler, Alice’in satranç oyununu kazandığı anı kendi cinsel uyanış anı olarak görürler. Bu bölümde, Alice’in ayağa kalkması orgazmik bir farkına varış anını temsil eder. Yükselen mum alevleri hayal ürünü ereksiyonu ima ederken, sahnede “an” sözcüğünün tekrarlanması Alice’in masa örtüsünü çekip, Siyah Kraliçe’ye saldırmasına neden olan kısa süreli duyusal yoğunluğun altını çizer. Bu orgazmik an Siyah Kral’ın şah-matına yol açar ve böylece, Alice cinsel bir uyanış yaşar.

Bu noktada, Alice’in rüyasında gidecek hiçbir yeri kalmamıştır ve birdenbire uyanır. Alice tekrar bilinçli hale geldiğinde Dinah’ın Kartopu’nu temizlemeye devam ediyor olduğu gerçeği, rüyanın tek bir “an”da meydana geldiği gerçeğini destekler. Bu farkına varma, ayrıca, Alice’i, rüyayı görenin kendisi mi yoksa Siyah Kral mı olduğunu merak etmeye sevk eder. Carroll, hikayeyi bu anda bırakarak, yaşamın bir rüya, Tanrı’nın zihninde kısacık bir andan başka bir şey olmadığını belirtir.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Kaynaklar:

“The Annotated Alice: The Definitive Edition” (Martin Gardner, ed./W. W. Norton & Company, Inc., New York: 2000)

http://www.sparknotes.com/lit/through-the-looking-glass/

http://www.smithsonianmag.com/arts-culture/the-64-square-grid-design-of-through-the-looking-glass-24546391/?no-ist

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

haziran

Haziran 4. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın kaleme aldığı Haziran öykü dizisinin 4. bölümüdür. Haziran öyküsünü daha iyi kavrayabilmek için öncelikle ilk 3 bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

Haziran

Azat’ın üstünde bulaşık önlüğünü ve eldivenleri görünce gülmek istedi, yanlış anlar diye gülmedi. Gerçekten muzır bir çocuk hiç konuşmasın karşınızda öylece dursun istemsiz kahkahayı basarsınız.

‘’Geçen sefer de sen yıkıyordun bulaşıkları.’’

‘’Hiç sorma abi ya imanım gevredi bulaşık yıkamaktan ama bulaşık deyip geçme bu da ciddi sorumluluktur.’’

Yardım için kolları sıvadı, o yıkıyor Sami duruluyordu kısa zamanda bulaşıkları bitirip çayı ocağa koydular, çay olana kadar balkonda sigara içip muhabbete daldılar.

‘’Kimse yok bugün hayrola.’’

‘’Arkadaşların işi var dergi dağıtmaya çıktılar, diğer arkadaşlar da ozalit pankart falan hazırlıyor akşam eylem var.’’

‘’Ne eylemi?’’

‘’Bizim dergiyi basıp son sayıları toplattılar, çalışanlardan iki kişi tutuklandı.’’

‘’Allah Allah dergi niye toplatılır ya, onu geçtim dergide çalışıyor diye insan tutuklanır mı?’’

‘’Bu ülkede normal, gerçeği halka taşıyorsan bazı bedelleri ödemek zorunda kalıyorsun. Alıştık şaşırmıyoruz artık.’’

‘’En kötüsü de bu alışmak, var mı dergi getir de bakıyım merak ettim.’’

Elinde iki üç tane dergiyle geri döndü, Sami dergileri karıştırmaya başlayınca mutfağa geçip iki bardak çay getirdi. Dikkatle inceliyordu, derginin kapağında büyük harflerle ‘’HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ’’ yazıyordu. Sayfaları çevirip okuyabildiği kadar okudu, aşina olmadığı kelimeler olsa da anlamakta güçlük çekmedi, dergileri masanın üzerine bıraktı.

‘’Ne var yani şimdi bu dergide, kötü bir şey yazmamışsınız.’’

‘’Sen, ben böyle düşünüyoruz onlar farklı düşünüyor.’’

‘’Onlar, onlar…’’

Genç olmak varmış

Yarım saat süren sessizlik zilin çalınmasıyla son buldu, elinde dergilerle içeri Naki girdi, Sami’yi görünce çok mutlu oldu. ‘’Vaaay abim hoş geldin’’ diyerek sarıldı. Büro tıpkı o akşam olduğu gibi kalabalıklaştı, gençlerin enerjisiyle cıvıl, cıvıl oldu bir an ‘’genç olmak varmış’’ dedi. Sohbet muhabbet derken eylem saati geldi, eyleme katılmak aklında yoktu o günden sonra, eve gitmeyi planlıyordu ama orada olmak istedi, gençleri yalnız bırakmak içinden gelmedi. Ozalitleri, pankartları sırtlanıp bürodan çıktılar, Konur Sokağa vardıklarında Çevik Kuvvet’in yine Metro çıkışında beklediğini gördü. Tam o sırada Naki gür sesiyle sloganı patlatınca hep bir ağızdan tekrar etmeye başladılar ‘’DEVRİMCİ BASIN SUSTURULAMAZ’’ arkası kesilmedi soluğunu toplayarak Sami’de katıldı.

‘’HALKIZ, HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ’’

Slogan bitmeden, Seher koşar adımlarla Naki’nin yanına giderek beyaz bir kâğıt aldı, birkaç slogan daha attıktan sonra Seher megafon askısını omzuna takarak konuşmaya başladı.

‘’Halkımız ve basın emekçileri;

Dün sabaha karşı dergimize düzenlenen operasyonda iki dergi çalışanı arkadaşımız tutuklanmış ve son sayımız toplatılmıştır. Operasyon sırasında duvarlar kırılarak ofise girilmiş ve arkadaşlarımız işkenceyle gözaltına alınmıştır. Gözaltı, işkence, tutuklamaların günlük hale geldiği her yeni günde AKP faşizmi, saldırılarını büyütüyor. Basın özgürlüğü sıralamasında yüz seksen ülke arasında yüz elli dördüncü sıradayız, muhalif basına yönelik baskı ve şiddet her geçen gün artmaktadır, dergi çalışanı birçok arkadaşımız haber yapmak isterken işkenceye maruz kalıyor. Yasal dergimiz toplatılarak, büromuzu yıkmaya çalışarak susacağımızı zannediyorlar, ama yanılıyorlar her ne olursa olsun gerçekleri halkımıza ulaştırmaya devam edeceğiz, devrimci basın susmayacak halkımıza ve basına duyurulur.’’

Seher metini okumayı bitirdikten sonra Naki araya girip tekrar bağırmaya başladı.

‘’FAŞİZME KARŞI OMUZ OMUZA’’

Sorunsuz bir şekilde eylemi bitirdiler, eylemden sonra grubun bir kısmı büroya geçerken Naki ve Azat, Eylül’e çay içmeye gidelim diye ısrar edince kırmadı zaten yapacak bir işi yoktu, çaylar geldi sohbet etmeye başladılar konu işe gelince Sami olan biten her şeyi anlattı, bir süre iş arayacağını söyledi. Naki ince belli çay bardağını sıkıca kavradı, sıkıntılı bir ifadeyle Sami’nin yüzüne baktı.

‘’Ne yapacaksın abi var mı aklında bir şeyler?’’

‘’Valla Naki baskıdan başka anladığım bir iş yok, sanayiyi dolaşıp bakacağım fabrikalara usta lazımsa ne ala.’’

‘’Abi bak ne diyeceğim iş bulana kadar bizimle işportaya gelsene.’’

‘’Nasıl olur ki anlamam işportadan, hem bunun zabıtası var gelir dağıtırlar.’’

‘’Akşam on dedin mi zabıta kalmaz sokakta. İş çok basit, takı satacaksın biz de öyle yapıyoruz, straforun üzerine bez at tamamdır al sana tezgâh, geriye müşteri beklemek kalıyor, hem akşam saatleri hareketli olur Konur, Mülkiyelilerin önüne kurarsın sende malzemeleri.’’

‘’Malzemeleri nereden alacağız?’’

‘’Çayımızı içelim gideriz, Limon Pazarın hemen üstünde tanıdık esnaf var ucuza veriyor inciği boncuğu.’’

‘’Olur mu dersin Naki?’’

‘’Olur, abi olur merak etme.’’

Kollarını kaldırıp kucakladı

Çayları içtikten sonra hesabı ödeyip kalktılar, binanın kapısı açık bırakılmıştı ikinci kata çıkıp yedi numaralı dairenin ziline bastılar. Kapıyı uzun sakallı, saçları örülmüş her yerinde dövmeleri olan bir genç açtı, Naki ve Azadı görünce kollarını kaldırıp kucakladı ikisini de.

‘’Neredesiniz ulan hayırsızlar, incik boncuk olmasa uğrayacağınız yok.’’

‘’Ne desen haklısın uğramadık epeydir, biz de boş kalamıyoruz ki gündem çok yoğun orada oraya koşturuyoruz, en son dergi basıldı duymuşsundur.’’

‘’Duydum, duydum ee tutuklanan arkadaşlar ne olacak?’’

‘’İki üç aya bırakırlar diye tahmin ediyoruz daha öncede böyle olmuştu, gözdağı vermek için alıp sonra bırakıyorlar klasik yani.’’

‘’Sen nasılsın Azat?’’

‘’İyiyim Ertan kardaş gördüğün gibi ne eksik ne fazla.’’

‘’İyi iyi, abiyle tanıştırmadınız.’’

‘’Doğru ya unuttuk bu Sami abi.’’

‘’Memnun oldum abi Ertan ben.’’

‘’Eyvallah kardeş.’’

‘’İçeri gelin hadi kahve içelim.’’

‘’Hiç zahmet etme Ertan acelemiz var Sami abi için geldik, işportaya çıkacağız takılara bakalım.’’

‘’Keyfin bilir teklif var ısrar yok, takıların yerini biliyorsunuz seçin ayırın torbaya fiyatı hallederiz.’’

Ertan’ın yanına geçtiler

Naki ve Azat tecrübeli olduğundan çok satan takıları Sami için ayırıp poşete doldurdular, poşeti alıp Ertan’ın yanına geçtiler. Ertan torbadaki takıların fiyatını çıkarmaya başladı yaklaşık on dakika sürdü.

‘’Abi normalde bileklikler, kolyeler falan biraz pahalı ama maliyetinden çok az bir karla verdim sana, yüzüklerde yapabileceğim pek bir şey yok imalatını yapmıyorum başkasından alıyorum çünkü toplamda dört yüz elli lira.’’

Naki araya girerek ‘’Yabancı mıyız ulan o fiyat ne biraz daha indir, hem ilk işportası çorbada tuzun olsun biraz.’’dedi.

‘’Peki, madem -öyle diyorsun, üç yüz yetmiş ver abi tamamdır katkımız olsun sana.’’

‘’Ertan kardeş bu torbalar burada dursun üzerimde o kadar para yok yarın fabrikadan maaşımı alınca gelir alırım.’’

‘’Sorun değil abi takıları al yarın bir ara uğrayıp verirsin acelesi yok.’’

‘’Teşekkür ederim.’’

El sıkışıp oradan ayrıldılar Azat büroya, Naki’de eve geçecekti. İlk önce Azat’ı büroya bıraktılar daha sonra Tuzluçayır’a doğru yola düştüler, türküler söyleyerek, muhabbet ederek Tek Mezar parkına kadar geldiler el sıkışıp arabadan inerken.

‘’Sami abi bu akşam işin var mı?’’

‘’Yok, kardeş ne oldu hayırdır.’’

‘’Madem işin yok bana gel abi rakı içelim sazda var sohbet ederiz.’’

‘’Bilemedim ki şimdi rahatsızlık vermeyim.’’

‘’Yok, ne rahatsızlığı olur mu öyle şey boşuna mı abi diyoruz.’’

‘’Eyvallah ciğerim o zaman bekle şu torbaları eve bırakıp geleyim.’’

Naki’yi bekletmek istemediği için koşar adımlarla eve yürüdü Sevim kapıyı açtığında yüzü kireç gibiydi çekinerek ‘’Merak ettik Sami nerelerdesin bu saate kadar, yapmazdın böyle’’ diyebildi. Elindeki torbaları kapının girişine bırakıp Sevime sarıldı.

‘’Merak etme hanım endişelenecek bir şey yok biliyorsun işten atıldım, akşamları işportaya çıkacağım artık, geçici bir süre tabi iş bulana kadar. Şimdi bana müsaade bir arkadaşa gidiyoruz iki üç kadeh yuvarlayacağız sen bekleme uyu.’’

DEVAM EDECEK

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Zamana yolculuk

Kirli Melek

Kurtuluş

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Benim Öyküm

 

Alice

Lewis Carroll’ın Alice Kitaplarında Oyun Teması – 1. Bölüm

Matematikçi Charles Dodgson’ın oyun sevgisi ve kurallara duyduğu ihtiyaç, Lewis Carroll takma ismiyle yazdığı iki ünlü çocuk kitabı olan Alice Harikalar Diyarında ve Aynanın İçinden’ın yapısının bir parçası olarak popüler oyunları kullanımında bir araya gelmiştir. Bu makalenin yazarı, kroket ve iskambil gibi oyunların oynanması ve romanlardaki karakter ve olaylar arasındaki karşılıklı etkileşime bakmakta ve (akademik metinlerinde bile oyunbaz bir yaklaşımı benimseyen) Carroll’ı okurken oyunları anlamanın yararlı olduğunu savunmaktadır.

Daha yaygın olarak Lewis Carroll takma adıyla tanınan Charles Dodgson, muhtemelen çocuk edebiyatının daha oyunbaz yazarlarından biridir. Bir çocuk kitabı yazarı ve akademisyen bir mantıkçı ve matematikçi olarak kariyerinde ve kişisel yaşamında, Carroll oyunlara ve çeşitli oyun biçimlerine takıntılı olmuştur. Bazı okuyucuların ciddi matematikçi Charles Dodgson ve çocuk kitaplarının hayal gücü kuvvetli yazarı Lewis Carroll arasındaki, görünüşe göre, kişilik bölünmesine şaşırmalarına rağmen, Carroll’ın kişiliğinin bu görünüşe göre bambaşka iki yönünü birleştiren şey, oyun sevgisi ve oyunları etkin bir biçimde yöneten kurallar ve yönergeler belirleme ihtiyacıydı. Carroll’ın en iyi bilinen iki çocuk kitabıAlice Harikalar Diyarında (1865) ve Aynanın İçinden (1871) – yapılarının parçası olarak popüler oyunlar kullanır.

Alice kitapları ve Victoria

Aynanın İçinden Victoria isimli kitabında, Florence Becker Lennon, Carroll’ın “yaşamı, hatta mantığı, matematiği, evi tek başına yönetmesi ve diğer gönül ilişkileri bile bir oyundu. Mantığı bir oyundu ve oyunları mantıklıydı” diye iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Kroket ve iskambil kağıtları ilk Alice kitabında önde gelen özelliklerdir; satranç Aynanın İçinden’de manzarayı ve karakterlerin hareketlerini oluşturur. Euclid and his Modern Rivals [Öklid ve Modern Rakipleri] (1879),Curiosa Mathematica: A New Theory of Parallels [Meraklı Matematik: Paralel Çizgilerin Yeni bir Kuramı]  (1888) ve Curiosa Mathematica: Pillow-Problems [Meraklı Matematik: Yastık Problemleri](1893) gibi akademik metinlerinde bile, Carroll konusuna oyunbaz bir yaklaşım benimsemiştir.

Bir matematikçi olarak, Carroll esas olarak geometri, özellikle de Öklid geometrisi üzerinde odaklanmıştır. Muhtemelen en çok eğlenceli matematik çalışmaları olan bulmacalar, paradokslar, mantık, hikaye problemler ve oyunlarıyla hatırlanır. Carroll Alice’in Bulmaca Kitabı olarak geliştirdiği bilmeceler, bulmacalar, oyunlarve akrostişlerden oluşan bir koleksiyonu yayımlamayı planlamış ve hatta kitabın başındaki resimli sayfayı yapması için Alice kitaplarının çizeri John Tenniel’ı bile ikna etmiştir, ancak bu Carroll’ın yaşamı boyunca tamamlamadığı birçok kitap projesinden biri olmuştur.

A Tangled Tale [Karışık bir Hikaye] (1885), The Game of Logic [Mantık Oyunu] (1887) (ki bunun içinde bir tahta ve renkli markalar vardı) ve Pillow-Problems [Yastık Problemleri] (1893) gibi kitaplarla, Carroll çocuk okuyucuları matematiğin düzenli yapısında bulduğu zevk ve eğlenceye daldırma girişiminde bulunmuştur. A Tangled Tale [Karışık bir Hikaye]’de bulunan on “düğüm” veya hikaye problem, 1880’de başlayarak, Carroll’ın katkıda bulunduğu Charlotte Yonge’un çocuk dergisi The Monthly Packet’da köşe yazıları olarak ilk kez yayımlanmıştır.

Yetişkinler için akademik matematiksel metinlerinde bile – en önenli eseri Euclid and his Modern Rivals [Öklid ve Modern Rakipleri] gibi – Carroll’ın oyunbaz doğası, tüm saldırılara karşı Öklid geometrisini savunan kurmaca bir profesör olan Herr Niemand’ı test eden Hades’teki üç yargıcın en önemli karakterler olduğu dört sahnelik bir oyun olarak kitabı sunuşunda görünür hale gelir. Profesör Niemand Öklid’in hayaletiyle bile karşılaşır.

İki oyuncu için bir sözcük

Carroll, ayrıca, Word Links: A Game for Two Players [Sözcük Bağlantıları: İki Oyuncu için bir Oyun](1878), Doublets: A Word Puzzle [Eşdeşler: Bir Sözcük Bulmacası] (1879), Mischmasch: A Word Game for Two Players [Mischmasch: İki Oyuncu için bir Sözcük Oyunu] (1882) ve Syzygies and Lanrick: A Word Puzzle and a Game [Syzygies ve Lanrick: Bir Sözcük Bulmacası ve bir Oyun] (1893)gibi bir dizi sözcük oyunu oluşturmuş ve yayımlamıştır. Sonuncusu, bir defada bir harfi değiştirerek, oyuncuların bir sözcüğü başka bir sözcüğe dönüştürebilmesini sağlar.

Carroll, çeşitli oyunların kurallarını ve süreçlerini özetleyen bir dizi kısa kitapçık üretmiştir. Court Circular [Dairesel Mahkeme] (1860), Croquet Castles: For Five Players [Kroket Kaleleri: Beş Oyuncu İçin] (1863), Lanrick: A Game for Two Players [Lanrick: İki Oyuncu için bir Oyun] (1879) ve Circular Billiards [Dairesel Bilardo] (1890) oyunlarını icat etmiştir. Oyunların kişisel ve mesleki yaşamındaki önemi göz önüne alındığında, oyunların Alice kitaplarında böylesine önemli bir özellik haline gelmesi şaşırtıcı değildir.

Carroll matematiğe oyunbaz bir biçimde yaklaşmış ve oyunbaz çocuk kitaplarını çok düzenli bir biçimde yazmıştır. Eleştirmenler, Alice kitaplarının kahramanı ve Carroll arasındaki benzerliği fark etmişlerdir. Carroll, Alice’i “iki kişiymiş gibi davranmayı çok seven” “meraklı bir çocuk” olarak tanımlar. Aynanın İçinden okurları, benzer şekilde, Alice’in en sevdiği sözün “Hadi, … gibiymişiz gibi yapalım” olduğunu keşfederler. Carroll, başarılı bir yazar olarak daha ünlü takma adını Oxford Üniversitesi’ndeki Christ Church’te hoca olarak günlük yaşamından ayrı tutmak için gerçekten de biraz çaba göstermiştir, ancak bu herkesçe bilinen bir sır olmuştur. Kartviziti olarak sıklıkla bir çocuk kitabı yazarı olarak edebi ününü kullanmıştır.

Kendisine hile yaptığı için

Carroll, Alice’in iki farklı kişiymiş gibi davranmaktan zevk alabilmesine rağmen, onun taklit dünyasının belirli kurallara sahip olduğuna işaret etmeye her zaman dikkat eder; bir keresinde “kendisine karşı oynadığı bir kroket oyununda kendisine hile yaptığı için” kendi kulaklarını yumruklamıştır. Kuralları göz ardı etme veya kroket oyununda hile yapma sorunu, Alice Kupa Kraliçesi ile kroket oynamaya davet edildiğinde yeniden ortaya çıkar. Oyunlar, yalnızca eğer tüm oyunculara eşit erişim sağlayan belirli kuralları izlerse eğlencelidir.

Kathleen Blake’in Play, Games, Sport: The Literary Works of Lewis Carroll [Eğlence, Oyunlar, Spor: Lewis Carroll’ın Edebi Eserleri]’da belirttiği gibi, Carroll’ın hayal gücü evreni çok büyük ölçüde kurallı oyunlardan oluşmuştur. Jean Piaget’nin Play, Dreams and Imitation [Eğlence, Düşler ve Taklit]’ını kullanarak, Blake Carroll’ın Alice kitaplarının, daha geniş eğlence kategorisi yerine, oyunları vurguladığını ileri sürer. Bunu yaparken, Piaget’nin çocuk gelişiminin üçüncü dönemini – yaklaşık 7-11 yaşları – bir çocuğun kurallara sahip oyunlara en fazla ilgi gösterdiği zaman olarak açıklanış olduğunu gözlemler. Alice Piaget’in modeline uyar; Harikalar Diyarı’nda 7 ve Aynanın İçinden’de 7,5 yaşındadır.

Blake’e göre, Carroll ve Alice’in zevk aldığı oyunların çoğunluğu yarışma özelliğine sahiptir. Alice’in, kendisinin ve diğer ıslak yaratıkların Gözyaşı Gölü’ne düştükten sonra katıldığı Caucus Yarışı’ndaki hayal kırıklığının bir parçası, bu oyunun kendisine amaçsız görünmesidir. Kendisi ve ıslak arkadaşları kurumayı umuyor olabilirler, ancak Alice’in gördüğüne göre, tek yaptıkları yarım saat boyunca dairesel olarak koşmaktır. Dodo “Yarış bitti!” diye ilan ettiğinde, grup “Ama kim kazandı?” diye sorar. Dodo, Alice’in kafasını karıştırarak, “Herkes kazandı ve herkes ödül almalı” diye beyan eder. Alice, kazan ve kaybedenlerin olduğu daha rekabetçi oyunlardan daha fazla mutluluk duymaktadır ve kazanan kendisi olduğunda en mutludur. Oyunlar – Alice’in düşük bir piyon olarak başladığı ancak sonunda güçlü bir Kraliçe haline geldiği Aynanın İçinden’deki satranç gibi – kendisine gerçekten de çok çekici gelmektedir.

Devam edecek…

Kaynak:

http://www.journalofplay.org/sites/www.journalofplay.org/files/pdf-articles/2-4-article-playing-around-lewis-carrolls-alice.pdf 

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Saklan, kaç!

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Hafta” bölümü

Zamana yolculuk 10. bölüm (Son bölüm)

Haziran 3. bölüm

Sudanlı zenci Musa

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

Tarih her zaman muktedir krallardan, muzaffer kumandanlardan, ünlü devlet adamlarından bahsetmez. Çünkü bu insanların yanlarında her daim kahramanlar vardır. Ten renkleri, ırkları ne olursa olsun sevdaları hep aynıydı. “Vatan Aşkı” Onlar hiçbir zaman ön plana çıkma çabasında bulunmazlar. Çünkü onlar inandıkları kavga uğruna savaşmakla meşguldürler.

Reklama ihtiyaçları yoktur. Zira ne reklam ne de hamasi destanlar onların gönüllerindeki vatan aşkı yerine egolarını koyduramaz. Niceleri fakirlik içerisinde hatta hatta geride bir eş çocuk bile bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmiştir. Onlar hiç kimseden ne maddi ne de manevi bir beklenti içerisine girmemiş, gelen teklifleri de ellerinin tersiyle gerisin geriye itmiş, vatan aşkını kendilerine aş yapmış serdengeçti mümtaz şahsiyetlerdir. İşte bu kahramanlardan birisi de ” Sudanlı Zenci Musa” ‘dır.

Tımarlı Sipahi sistemi ve toprak düzeni

Sudanlı zenci Musa kimdir

Yıllardan 1880 idi. Sudan da bir kahraman doğdu. Yeni doğan bu kahraman akranları gibi zayıf çelimsiz değil aksine iri yapılı, iri siyah gözlü, kıvırcık saçlı, etine dolgundu. Bu yiğit dedesine ölen oğlundan emanetti ve çok kıymetliydi. Aziz dede torununu daha iyi yetişmesi için Kahire’ye götürdü. Lakin dede torununu pay-i tahtın başkenti İstanbul’a göndermeye karar verdi. Aslen Sudanlı olmasına rağmen onun tam bir “Osmanlı” olarak yetişmesini istemekteydi. Ve Musa artık İstanbul’ da. Harikulade Türkçe’si ayağında çarığı başında fesi ile tam bir “Osmanlı” olmuştu.

Arkadaşları ona “Sudanlı Zenci Musa” derlerdi. İki metre boyunda, kemikleri iri ve çok güçlüydü. Sudanlı zenci Musa o kadar kuvvetliydi ki, aynı anda iki koltuğunda birer torba arpa taşıyabiliyordu. Selamet ismindeki bir at kolunu ısırıp bırakmayınca, serbest kalan eliyle hayvanın şakağına attığı tek yumruk ile atı öldürmüştü. Öyle ki Allah ona, iki düşman askerini kafa kafaya tokuşturup bayıltacak kadar, zehir misal kuvvet  vermişti.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Yakup Cemil kimdir

                                    Enver paşa

Kuşçubaşı Eşref Bey’e yakın olmak ister

Mısır hidivinin kuzeni Prens Ömer Tosun Paşa’nın hizmetine giren Musa, Mısır’dayken Trablusgarp harbi çıkar. 1911-12 yıllarında Kuşçubaşı Eşref İtalyanlara karşı Derne cephesinde çarpışırken Musa ile bir talim sırasında tanışır. Sudanlı Zenci Musa her Türk askerinin gönlünde her zaman yer tutan kumandana hayranlık hisleri ile Kuşçubaşı Eşref Bey’e yakın olmak ister. Ve ölünceye kadar ondan ayrılmayacağına dair kendi kendine söz verir.

Musa artık Kuşçubaşı Eşref’ in emir eri’dir. Eşref Bey’in ardından Trablusgarp’a, Balkan cephesine, Çanakkale’ye ve oradan da Kudüs cephesine gider. Bu harplerde düşmana karşı yapılan hücumlarda gösterdiği cesaretten ötürü şöhret sahibi olmuştur. 1915’te süveyş kanalı’na karşı girişilen taarruz sırasında, herkes onun kahramanlıklarından söz eder. Öyle ki, Enver paşa onu her gördüğünde, iltifat edip sevgi gösterirdi.

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Lawrence’in planları

Yemen’de yüzüne sürdüğü fosfor ile kendisini şeyh ilan eden, cahil halkı etrafında toplayarak Osmanlı’ya karşı kışkırtan Şeyh İdris ve işbirlikçisi İngiliz ajanı Lawrence’in planlarını bozmak mevzusu hayati vaziyet almıştır. Bir gün Enver Paşa Kuşçubaşı Eşref Bey ve maiyetindeki 42 askere üç yüz bin altın teslim eder. Düşman güçleri karşısında savaşan türk kuvvetlerine silah alımı için kullanılacak bu altınların, savaşan ve zor durumda olan 7. Ordu Kumandanı Ahmet Tevfik Paşa’ya ulaştırılması gerekmektedir. Bu nedenle vazife çok önemli, şartlarda bir o kadar ağırdır.

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Eşref Paşa esir düşer

Yola revan olan 43 kişilik bu kervanı cembele mevkiinde 2500 kişilik ingiliz-bedevi kuvvetleri kıstırır. Yapılan savaş tam bir gün bir gece sürer. 12 ocak 1917 de yapılan bu savaşı London Times gazetesi manşetten verir. Harp çok çetin ve amansızdır. Çatışma esnasında Kuşçubaşı Eşref ve iki askeri dışında herkes şehit olur. Kuşçubaşı Eşref ağır yaralı olarak İngilizler’e esir düşer. Onu bir kafese kapatıp Mekke sokaklarında sergilerler. Musa gecenin karanlığından yararlanarak yaralı olarak kurtulmuştur. 7. Ordu gelen yardımdan ümidini kesmişken Musa çıkagelir. Yanında Enver Paşa’nın gönderdiği üç yüz bin altın… Tam ve eksiksiz. Evet vazife layıkıyla yapılmıştır. Lakin Musa ağlamaktadır. Tevfik Paşa’nın önünde diz çöker ve “Altınlar kurtuldu, fukara musa da kurtuldu. Fakat velinimet eşref gitti. Değer miydi paşam, değer miydi?” der.

Yakup Cemil kimdir?

Sudanlı zenci Musa ve Anadolu’da milli mücadele

Ali Sait Paşa her fırsatta onu över. “O bizim cengaver Musa’dır, Yemen’e bize parayı getiren adam,” der. İleriki yıllarda Musa, Anadolu’daki millî mücadeleye destek için İstanbul’a gelir. Karaköy gümrüğünde hem hamallık yapıp hem de geceleri Anadolu’ya silah kaçırılmasını sağlar. İşte bu hamallık yaptığı günlerde limanı gezen işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’a ” işte 300.000 altını Yemen’e kaçıran Zenci Musa bu!” denildiğinde hemen onun yanına gider ve şöyle der: “Eğer bizimle çalışırsan seni altına boğarım.” Bu sözler karşısında kaşlarını çatan musa ” Her teklif herkese yapılmaz.

Bu sözleriniz beni ancak rencide eder. Benim bir devletim var. Devlet-i ali osmaniye ;bir bayrağım var, ayyıldızlı bayrak; ve bir kumandanım var Eşref bey. Bu iş daha bitmedi. Sizinle mücadelemiz devam edecek” diyerek sırtındaki yükle birlikte yoluna devam edip oradan uzaklaşır.

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Sudanlı zenci Musa vefatı

Musa, çok hastadır zira vereme tutulmuştur ve maddi olarak ihtiyaç içerisindedir. Onun bu durumunu gören Ali Sait Paşa ona emekli maaşı bağlamak ister. Lakin Musa “ Paşam, ben bu fakir milletin emekli maaşını alamam.” diyerek teklifi reddeder. Artık çalışmaya mecali yoktur. Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne yerleşir. Ateşler içinde yanarken her gece rüyasında kumandanı Eşref Bey’i görür. Yine bu rüyaların birinin sabahında ruhunu teslim etmiştir. Malta’da esir olan kumandanı Kuşçubaşı Eşref Bey onun vefat haberini alınca; “O benim kahraman arabım, veremden ölmüş.” der. Vefalı emir erinin bavulundan bir Mushaf’ı şerif, Osmanlı haritası, Kuşçubaşı Eşref Bey’in fotoğrafı ve kefen bezi çıkar. İstiklal şairi Mehmet Akif 1916’da Arabistan’da necid çölünde Al-hayl’de bulunan İbn el Reşid’e gitmekte olan kafileye katıldığı sırada Sudanlı Zenci Musa’yı tanıma fırsatı bulur.  “ Ona bakıp da hayran kalmamak imkansızdır.”  sözlerine şu mısralar eşlik eder:

“Eşref bey’in emir eri, zenci musa,

İsa peygambere omuzlarını ödünç verir,

Ve peygamber bu sayede göğe tırmanabilir!”

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Organik Gıda

Üvey annesine aşık olan prens

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Tek millet muhafazakarlığı

Neo-90’lar Süreci

Osmanlı Devleti

Yahudi Cemiyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Yahudi Cemiyeti ve Türkiye’de Devrimler

İttihat ateşi

İttihat ateşi

Mehmet Başkan‘ın kaleme aldığı İttihat Ateşi öykü dizisinin ilk bölümüdür. Tarih ile günümüzü buluşturan öykü, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyıl politikalarına damgasını vuran İttihat ve Terakki‘nin günümüzde yeniden ihya edilmesi üzerine bir kurgudur.

İttihat Ateşi

Sanatın ve sanatçının kıymet görmediği günlerde küçük de olsa bir toplumsal taban sanat ile içli dışlı bir yaşam sürüyor. Yurdun dört bir yanında kültürel motifler tahrip edilirken yeterli direnç gösterilemiyor. Sosyal bilimler üzerine uzmanlaşan entellektüel kesimin yoksulluk ve işsizlik ile mücadelesi, kültür ve sanatın kalkanlarını zayıflatıyor. Bir süredir işsizlik ile zora düşen Niyazi de yurtta yaşanan vahim hadiseler ile ilgilenmeye imkan bulamayan yurttaşlardan birisidir.

Mülkiye mezunu olan Niyazi, bir süredir asgari ücretin biraz üzerinde maaş veren bir iş bulmakta dahi zorlanıyor. Devletin köşe başlarının liyakattan uzak kimseler tarafından tutulması, kamuda yeterli donanımda neferlerin görevini icra etmesine engel oluyor. Niyazi’nin Kabataş’tan sıra arkadaşı ve Ankara’da sırdaşı olan Mustafa da kısa bir süre evvel işsizlik ile tanıştı. Henüz 30 yaşına yeni giren iki genç, birbirlerinin kurtarıcısı olmaya çalışıyor. İhtiyaç hiyerarşisine göre harcama öncelikleri oluşturuyorlar. Neredeyse ortak bir bütçe oluşturdular.

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Sanat galerisi ve tarih sohbeti

Niyazi’nin umutsuzluğa düştüğü bir günde Mustafa sanat galerisine gitmeyi teklif etti. Cuma akşamı Orhan, Kemal ve Enver’in mesai çıkışında buluşacak ve Türk tarihi sohbeti yapacaklar. Onların da uygun olduğunu duyan Niyazi, Selim, Kemal ve Cemal’i de çağırdı. Sekiz kişilik bu ekip, Ankara günleri boyunca bir an olsun birbirini terk etmedi. Sekiz kişiden oluşan bu ekip, öğrencilik yıllarında kulüp faaliyetleri ile mental ve entellektüel açıdan kendilerini ileriye götürmeyi başardı. Mustafa Kemal, Ziya Gökalp, Namık Kemal ve Yakup Cemil’in kahramanlık hikayeleri veya düşünsel çalışmaları ile haşır neşir oldu. Bu gençlerin en önemli ortak noktaları vatanperver olmaları idi.

Sekiz genç de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne hayran olmasına rağmen  vatan uğruna İttihatçılığı devletten silen ve mücadele eden Mustafa Kemal’e hayrandı. Söz konusu egemenlik ve aydınlanma ise eski emektarlar olan İttihatçı kesim dahi silinip atılabilirdi. Ulus çıkarları gereği İttihat ve Terakki’nin lağvedilmesi ve tasfiyesi gerekiyor ise zerre şüphe duymadan bu karar olumlu karşılanabilirdi. Nitekim sekiz genç de bu duruma aynı tepkiyi veriyor.

Sarıkamış hezimeti nedeni ile Enver Paşa’yı hatalı bulduğu ile Orhan sohbeti başlattı. Yeniden kıyasıya tartışmaya giriştiler. Cemal, dönemin Rus generali Maslovski’nin Türk ordusu, Enver Paşa’nın emirleri doğrultusunda hareket etseydi Sarıkamış düşerdi diye açıklama yaptığını hatırlattı. Enver Paşa’nın komutları yerine getirilseydi Azerbaycan’a ve doğal kaynaklara ulaşılacağını belirtti. 10. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa‘nın komutları yerine getirmemesi, planların gerçekleşmesinin önüne geçti. Ancak yeni kurulan ülkede ulusal çıkarlar için İttihatçı Enver Paşa’nın sorumlu tutulması gerekiyordu. Sonuç olarak bu şekilde de yapıldı. Niyazi’nin bu sözlerine Orhan homurdansa da söylenmek isteneni gayet iyi anladı.

Aynanın İçinden satranç Motifi

Hırsızlık ve yolsuzluk ayıptır

Kemal’in evinde gerçekleştirilen tarih toplantısı, bir kez daha sekiz dostu da tatmin ederek bitti. Orhan, Kemal’in evinde uyumaya karar verdi. Niyazi ise Mustafa’nın evine gitti. Mustafa ve Niyazi gece boyunca sonuçsuz kalan iş görüşmelerinden dem vurdu. Mustafa’nın çalıştığı kurumun kapatılması, hem Mustafa hem Niyazi’yi etkiledi. İki dost, bir kaç aydır Mustafa’nın maaşı ve Niyazi’nin işsizlik maaşı ile geçiniyordu. Şimdi ise elde sadece iki işsizlik maaşı kaldı. En kısa sürede en az birinin iş bulması gerekiyor. Niyazi, mülkiyeli olmalarını bir kenara bırakıp garsonluk yapmayı teklif etti. En azından işsiz kaldıkları bu süreçte borç batağına saplanmayacaklardı. Kitap, dergi, nargile ve makarna dışında giderlerinin olmaması, süreci borçsuz atlatmalarını sağlayabilirdi. Niyazi’nin garsonluk önerisi, Mustafa için de makul karşılandı. Çalışmak ayıp değil, hırsızlık ve yolsuzluk ayıptır.

2. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Haziran

organik gıda

Organik Gıda

Organik tarım veya organik ürün denildiği zaman akla ilk olarak organik gıda maddeleri gelmektedir. Organik ürünler ve pazarların temelini gıdalar oluşturmaktadır. ”Organik ürünler, organik tarımın niteliklerine uyularak kontrol edilip sertifikalandırılarak yetiştirilmiş, hasat edilmiş, işlenmiş, depolanmış, ambalajlamış ve dağıtılmış olan sağlık açısından güvenli ürünlerdir.” Organik kelimesi üretim metodlarıyla ilgili olup organik gıdalar içerisinde  sentetik gübre, pestisist kullanılmadan üretilmekte olup GDO içermemektedir.

Organik gıdalar, bölgesel organizasyonlar, ulusal hükümetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından belirlenen organik standartlara uygun bir şekilde üretilmektedirler. Organik etikete sahip olan bir yiyeceğin satışı, ABD Tarım Bakanlığı (USDA) veya Avrupa Komisyonu (EC) gibi hükümet gıda güvenliği yetkilileri tarafından düzenlenmektedir. İlk olarak organik gıda üretimi  küçük çiftlikler ve taze ürünlerin yerel dağıtımını içerirken, bugün ise organik gıda sistemi, büyük ve küçük gıda üreticileri, yerel ve küresel dağıtım ağları, işlenmiş maddeler ve meyve, sebze, et, süt, mandıra gibi gıdaları içeren çok çeşitli ürünlerden oluşmaktadır.

Doğal gıdalar, organik gıda kriterlerine göre düzenlenmemişlerdir. Katkı ve koruyucu madde içermezler; ancak böcek ilaçları kullanılarak yetiştirilmiş ya da genetiği değiştirilmiş içerikler kullanılmış olabilirler. Doğal ürünler etiketlenmemektedirler ve devlet tarafından kontrol edilen “doğal” etiketi de bulunmamaktadır. Perakende mağazalarında satılan herhangi bir ürün için “doğal” ifadesi yer alabilmektir. Bunun için ayrıca bir etiket uygulaması bulunmamaktadır.

Organik Gıda Tüketicilerinin Özellikleri

Çevre ve sağlıkla ilgili endişelerin artmasıyla birlikte tüketiciler içerisinde kimyasal, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)  ve katkı maddelerinin kullanılmadığı ürünlere yönelmeye başlamışlardır. Bununla birlikte yeşil tüketici veya organik tüketici olarak adlandırılan yeni bir grup tüketici ortaya çıkmıştır. Bu kitledeki tüketiciler, diğer tüketicilere göre satın alma tercihlerinde çevreci bilinci ön planda olarak hareket etmektedirler. Organik ürün satın alanlar, geleneksel ürün satın alanlara göre çevreye daha fazla duyarlı davranış sergilemektedirler ve organik ürünlerin geleneksel ürünlerden daha faydalı olduklarını düşünmektedirler. Ayrıca, geleneksel ürün satın alanlarla karşılaştırıldıklarında algılanan gıda güvenliği riskini azaltmak için ürünlere daha fazla para ödemeye istekli kişilerden oluşmaktadırlar.

Organik gıda tüketicilerinin davranış ve tercihleri dikkate alındığında pazarın iki kısma ayrıldığı görülmektedir. Birinci ve daha büyük olan kısımdaki tüketiciler organik ürünlerin daha sağlıklı olduğunu düşünmektedirler. Bu kısımdaki tüketiciler fiyata duyarlı kişilerdir. Bu nedenle bu pazardaki ürünlerin düşük maliyetli olmaları önemlidir. Büyük sanayi işletmeleri ve perakendeciler bu pazara katılmaktadırlar.

İkinci pazar kısmında ise tüketiciler organik ürünü sosyal tercih olarak tüketmektedirler. Organik ürünlerin daha sağlıklı olduklarına inanmakla birlikte organik tarımın çevre için yararlı, sürdürülebilir tarıma katkı sağlayan, canlılara iyi davranmayı özendiren bir sistem olarak görmektedirler. İkinci pazar kısmı,birinci pazar kısmına göre daha küçük olmasına karşın büyük kar elde etme olanağı açısından küçük üretici ve işleyicilere fırsat sağlamaktadır.

Düzenli satın alanlar

Organik gıda satın alan tüketiciler kendi aralarında düzenli satın alanlar ve düzenli satın almayan tüketiciler olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Düzenli satın alanlar kısmındaki tüketiciler haftada en az bir kez organik bir ürün satın alırlar. Yapılan bazı araştırmalarda organik gıda tüketenlerin genel olarak çocuklu ve genç olmayan bayanlar olduğu, yaşça büyük tüketicilerin organik gıdaların ek ücretlerini daha kolay bir şekilde karşılayabildikleri için satın alma olasılıkları daha fazla olduğu görülmüştür.

Organik gıda satın almada yaş faktörünün çok önemli rol oynamadığı görülmüş ancak genç yaş grubundaki tüketicilerin çevre bilinci açısından yaşlılara göre daha bilgili oldukları belirlenmiştir. Yapılan bazı çalışmalarda genç yaş grubundaki kişilerle birlikte eğitim ve gelir düzeyi yüksek ve kalabalık aileye sahip olan kadınların organik gıda ürünü satın alma olasılıklarının daha fazla olduğu düşünülmektedir. Hill ve Lyncheaun (2002), yaptıkları çalışmalarında, ailelerin genellikle bir bebeğin doğumuyla birlikte organik gıdalara yöneldiklerini belirtmektedir. “Anne-babalar aileleri için aldıkları gıdalara büyük özen göstermektedir ve yeni bebeği olan pek çok kişi organik bebek maması almaktadır. Bu durum, ailelerin yemek alışkanlıklarını büyük ölçüde değiştirmektedir.”

Çevrecilik ve vejetaryenlik

Organik gıda tüketimi genellikle, içinde aktif çevrecilik, vejetaryenlik veya alternatif tıbbın yer aldığı bir yaşam tarzı ile ilişkilendirilmiştir. Organik gıdalar, onları düzenli olarak tüketenler için bir yaşam tarzı haline dönüşmüştür.  Bu durum, belirli bir ideolojiden kaynaklanmaktadır. Düzenli olarak organik yiyecek tüketenler; özgecilik (diğerleri ile olan ilişkiler), ekoloji, evrenselcilik (tüm insanların ve doğanın iyiliğinin korunması), yardımseverlik ,ruhanilik (iç huzur ve doğa ile bütünleşme) ve kendi kendini yönlendirme değerleri ile bütünleşmişlerdi.

Organik gıda tüketicileri sağlık ile diyeti ilişkilendirirler ve sağlıklı beslenmenin hastalıklarla baş etmek için ilaç almaktan çok daha etkili olduğuna inanmaktadırlar. Bunun için sağlık ve beslenme ile ilgili haberleri sürekli takip etmektedirler. Yapılan bazı araştırmalar sonucunda ise,  organik gıda tüketicilerinin, kontrol duyguları yüksek, sağlık konusunda kişisel sorumluluğa inanan ve hastalığı önlemek için girişlerde bulunma isteği daha fazla olan kişilerden oluştuğu ortaya konmuştur.

Düzenli alıcılar için sağlıkla ilgili önem verilen noktalar, özgecilik ve ekoloji gibi değerlerle özdeşleştirilirken, ara sıra organik gıda alanlar için güdüleyici olan noktaları ise, ‘zevk’ ve ‘yaşamdan en iyi biçimde yaralanmak’ gibi kişisel hedefler oluşturmaktadır. Bunlara ilaveten, organik gıda tüketenler; çevre ve hayvan hakları gibi konulara duyarlı ,yemek pişirmeye ve gıda alışverişine karşı olumlu tutum gösteren ve daha az dindar kişiler olarak bilinmektedirler.

Tüketicilerin organik gıda satın alma nedenleri

Tüketici davranışı, zaman ve davranışa göre değişen, dış faktörlerden etkilenen ve bireylere göre değişiklik gösteren pek çok aktiviteyi ve yönlendirmeyi içeren bir süreçtir  Organik ürün alma davranışı diğer ürünleri satın alma davranışlarına göre farklılık göstermektedir. Organik tarım ve gıda ürünü satın alma sürecinde, ürünler hakkında diğer ürünlere göre farklı algılanabilmeleri için ilk adım olan bilgi ve bilinçli olma isteği, insan sağlığına zarar vermediği düşüncesi, gıda güvenliği, hayvan refahının sağlanması, çevrenin korunması ve sertifikalı olması gibi özellikleri nedeniyle organik tarım ve gıda ürünleri, tüketicinin satın alma kararlarını vermede etken faktörleri oluşturmaktadır.

Hughner vd. (2007), yaptıkları araştırmada tüketicilerin organik gıdayı tercih etme ve organik ürün tercihlerini engelleyen faktörleri şu şekilde maddelemişlerdir ;

Tüketicilerin satın alma nedenleri

Sağlık ve beslenme

Organik gıdaların sağlıklı olarak algılanmaları birçok tüketici için kaliteli ürün anlamına gelmektedir. Tüketiciler organik olmayan gıda üretiminde kullanılan kimyasal maddelerden kaçınmak için  organik ürünler almaktadırlar.

Çevre duyarlılığı

Organik gıda tüketenler, organik gıdaları çevre dostu olarak algılarlarken organik olmayan gıda üretiminde kullanılan kimyasal maddeleri ve haşere ilaçlarını çevreye zararlı olarak algılamaktadırlar. Çevre bilincinin yüksek olduğunu söylemek için sadece çevreye karşı olan olumlu tutumları baz almak yanlış olacaktır. Araştırmalar göstermektedir ki tutumların davranışlara dönüşmesi zaman alacak bir devinimdir.

Hayvan sağlığına yönelik kaygılar

Hayvan sağlığı, hem beslenme ile ilgili hem de sosyal çok-boyutludur. Organik tüketiciler gıda kalitesini, gıda güvenliği ve çiftlik hayvanlarına insanca davranışın bir işareti olarak görmektedirler.

Daha lezzetli olma

Yapılan çeşitli çalışmalarda, organik gıda tüketicileri için ‘tadın’ önemli bir yere sahip olduğu ortaya koyulmuştur. Bununla birlikte, organik gıda alanlar için bu gıdaların tadı organik olmayan gıdalara göre kesinlikle daha iyidir düşüncesi mevcuttur. Japonya’da 2010 yılında yapılan bir çalışmada tat, sağlık ve güvenlik kaygılarının organik gıda satın almadaki en önemli etkenlerden olduğu ortaya koyulmuştur.

Gıda güvenliği ve geleneksel gıda sanayisine güven eksikliği
Gıda konusundaki, deli dana (BSE), şarbon, salmonella ve Escherichia coli 0157, gıda ve yemlerde dioksinlerin bulunma sıklığındaki artış, pestisit, antibiyotik, katkı maddeleri gibi maddelerin gıdalarda gerekenden fazla bulunması, içme sularının pestisit ve nitrat ile kirlenmesi gibi etkenler tüketicilerin organik olmayan gıdalara olumsuz yaklaşmasına neden olarak organik gıdalara yönelmelerine neden olmuştur. Organik gıdalar, genel olarak diğer üretim yöntemleriyle elde edilen ürünlere göre daha güvenlidirler.
Yerel ekonomiyi destekleme

Bu olumlu tutumun nedenini, organik gıdaların küçük aileler tarafından işletilen çiftliklerde üretildiği yönündeki inanç oluşturmaktadır.

  • Daha yararlı gıda alma
  • Nostalji
  • Moda ve merak

Satın almayı engelleyen faktörler

  • Pazarlama eksiklikleri
  • Mevcut gıda kaynaklarından memnun olma
  • Fiziksel olarak kusurlu ürünler
  • Yüksek fiyat
  • Gıdanın yeterli sayıda mevcut olmaması ve zayıf satış düzenlemeleri
  • Sertifikasyon ve etiket konusundaki eksiklikler

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Birinci Haçlı Seferi

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Hafta” bölümü

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Tesla Türkiye fiyatı ne kadar?

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Araplar ve Osmanlı hangi ayları kullanmıştı?

Aynanın İçinden satranç motifi 2. Bölüm

Zamana yolculuk 10. bölüm (Son bölüm)

gün karanlık

Gün Karanlık

Suat İlhan, Gün Karanlık öykü dizisi ile okuyucularıyla buluştu. Gün Karanlık öyküsünün ilk bölümüdür.

Gün karanlık

Kişiler, olaylar, hayal ürünüdür diyelim. Siz, hayal bilin…

S. İ. – Nereden başlayalım?
İ. Ç. – Sen sor ben cevaplayım.
S. İ. – Sen anlat ben yazayım. Şu polis hikayesi dikkatimi çekmişti mesela.

He şu mevzu. Tuhaf adamdı, sertti bayağa. Adamı oradan oraya sürüp duruyorlar, bir türlü yerinde sabit kalamıyordu. Toy zamanlarında bizim tarafa, karşı tarafa hiç acımazdı. Rütbesi hızla yükselirken, biranda durdu. Merhametli adamdı gerçi ama onun tersindeysen merhamet bekleme. “Deli Polis” derdik bizim Ülküdaşlarla. Kendi doğrularına yürürdü, bize yanlış gelirdi o zamanlar. Bizim çocuklardan birini işkenceden kaçırmış. Bizim ekiple ufak bir konuşma yaptık.

Kapı açıldı hepimiz sustuk. Kapıdan Reis girdi. 1.90 boylarında, esmer, babayiğit, sert mizajlı, 35 yaşlarındaydı. Reis karşımıza geçti “Ne düşünüyorsunuz?” Dedi. Bizim arkadaşlar heyecanla durumu anlattı. Biri çıkıp “Deli Polis bizim taraftan. Aksi olsaydı, kurtarmazdı kardeşimizi.” Dedi. Reis biraz düşündü. Oda da biraz volta attıktan sonra, bana döndü “O zaman teşekkür edelim. Ama yalnız yakalayın. Hepimiz aranıyoruz.” Dedi. Bir kaçımız toplandık teşekküre gittik. Adam iş kolik. Üç saat yolunu gözledik. İki gün evine gelmedi. Reis bana “Sende git bekle!” Dedi. O gün nöbeti ben devralacaktım zaten.

Kurtuluş Parkı’nda!

Arabaya binecektim ki “Deli Polisi” gördüm. Yanına yaklaştım. Selam verip, teşekkür iletmeye zaman bulamadan “Siktir git” dedi. “Ama…” dememe kalmadan silahını çıkardı “Gitmezsen seni vururum. Bu ülkede o kadar çok faili meçhul varken, bir diğeri de sen olursun!” dedi. Dona kaldım. Arkamı dönüp gittim. Yıllar sonra Ankara Kurtuluş Parkı’nda öldürülmüş. Bedeninden altı mermi çıkarmışlar. Derin devlete kafa kaldırmış. Eskiden olsa bizimkiler vurmuştur derdim. Öldürüldüğü zaman için, derin devlet çok karışıktı diyebilirim. O kadar karışıktı ki, kimin nasıl öldüğü, neden öldüğü belli değildi. Şuan düşünüyorum da, gerçekten şerefli adammış. Deli Polis her birimde yer almıştır. Cinayet, narkotik gibi bir çok birimde yer alıp da hiç olmadık birimde hayatına son verilmesi çok tuhaf.

S.İ. – Siz Deli Polis derdiniz tamam. Peki başkaları ne derdi?
İ. Ç. – Solcular faşist, biz deli. Gerisini bilmem.
S. İ. – Peki, isim verebilir misin?
İ. Ç. – O kadarını siz araştırın artık. Apaçık ortada zaten kim olduğu. Kurtuluş parkında, saldırıya uğramış kaç polis varmış?

Yoksa seni öldürürüz

Bir kış günü, bana bir görev verdiler. Bir türkücü kadını korkutmamız gerekiyormuş. Bu arkadaşın türkülerini abimden dolayı biliyordum. Neyse. Sağlam dört arkadaşımla Kolej tarafında bir kahvehanede buluştuk. Planımız çok basitti. Eve gireceğiz “Buralardan git. Yoksa seni öldürürüz!” deyip çıkacaktık. Silahlarımızı aldık, evin etrafında konuşulanacaktık ki silah sesi geldi. Arkadaşım omuzundan vuruldu. Yerde sürünerek onun yanına gittim. “Sıyırdı reis devam edelim.” dedi. Kan o kadar çok akıyordu ki, panikleyip atkımı çıkardım, koluna sarıp bağladım.

“Gidelim Reis.” Dedi biri ama kim o an anlayamadım. Ufak bir çatışma oldu. Ardından da siren sesi geldi. Bizde kaçmak zorunda kaldık. Reisin yanına gittik durumu anlattık. Üstümüz çamur içindeydi. Reis bana döndü. Gözlerinden ateş atıyordu, konuşması sakindi. “Dört kişiyle olmaz o iş. Yanına on kişi al. Yerini tespit ettiğimiz de saldıralım. Maalesef, bu manevi bir yaradır. Saralım ve yara açalım. Bu iş, üç gün içinde bitsin!”

Yerini tespit ettik. Ettik ama orada bu işi bitirmek çok zordu. Normal insanın giremediği bir mahalleye, biz olarak girmek zordu. Saklana saklana bulundukları eve kadar gittik. Bir gecekonduya yerleşmiş. Onların en güvendiği mahalle olduğu için evin çevresinde kimse yoktu. Mahallenin bakkalından muhtarına kadar herkes onlardan. Bizimkilere “Siz bekleyin! Ben tek başıma bu işi hallederim.” dediysem de içlerinden biri “ikimiz gidelim.” Dedi. Kabul edip, iki kişi, tedbirli bir şekilde eve yaklaştık. Kapı açıktı, rahatça eve girdik. Kapıları yavaş yavaş açıp kontrol ediyorduk ki içeriden, bağlama sesi geldi sonrada alkış tufanı.

“Çok kişiler” dedim arkadaşa. Kafasıyla onaylayıp içeri daldı. Silahını havaya ateşleyip var gücüyle bağırarak “Yatın lan yere!” dedi. Elimde silahımla salona girdim. Sanatçı karşımda, ayağa kalkmış, bağlamasıyla dimdik duruyordu. Amacımıza ulaşmamız için bir kaç kelime vardı ki kafamın arkasına silah dayandığını hissettim. O sırada, arkadaşım hızlı bir hareketiyle Sanatçıyı rehin aldı. Kısa süreli sessizliği dava arkadaşım bozdu. “Eğer bırakmazsan, öldürürüm onu. Ölümden korkmuyoruz!” Daha sonra sessizliği kafama silah dayayan adam bozdu “Buradan siktirin gidin! Gidebilmeniz içinde bana ihtiyacınız var!”

Kimseye bir şey olmayacak

Yaklaşık altı ile on kişi vardı ve hepsi ayağa kalktı. Ses çok tanıdık geliyordu fakat, ben öleceğimi düşünmekten hiçbir şeyi düşünemiyordum. “Yüzünü bana dön.” dedi celladım. Yüzümü döndüğümde abimi gördüm. “Abi…” diyecektim ki silahı ağzıma bastırdı. O sırada bizimkiler kapıyı tekmeyle açıp içeri girdiler. Abimin kafasına silah dayayınca “Tamam durun. Kimseye bir şey olmayacak sakin olun. Herkes silahını yere bıraksın. En son arkadaş bıraksın. Anlaşıldı mı?” diye seslendim herkese. Kendimden vazgeçip abimi düşündüm. O ölemezdi. Ben ölmeliydim ama o ölmemeliydi. Onlarda, bizdekilerde dediğimi yaptılar. Biz de elimiz boş döndük. Aslında abimin yaşadığına duacıydım.

Bu olaydan sonra, iki gün eve gitmedim. Gecenin bir yarısı, eve camdan kaçak bir şekilde girdim. Odamız yoktu bizim. Bir oda bir salondu zaten ev. Altı kardeştik ve hepimiz salonda yatıyorduk. Abimi aradı gözlerim zifiri karanlıkta. Sokak lambasından giren ışıkla abimi görebildim. Çoktan uyumuş, bana da sadece onun yanı kalmış. Montumu çıkarıp yanına kıvrıldım. Biranda bana sarıldı. Uyku sersemi yapmıştır dedim fakat sonra “Kardeşim!” deyip iç çekerek ağladı. Ben ağlamıyordum ama içim daralmıştı. Fırtınalar kopuyor, yağmurlar delicesine yağıyordu. Erkek ağlamaz ya hani, bende ağlamıyordum işte! Abim biraz ağladıktan sonra sızdı. Ben o gece uyumadım. “Neden bu görev verildi?” Sorusu kafamda yankılandı gece boyu. Hiç bir görevi sorgulamamıştım o güne kadar. O zamanlar vardır bir bildikleri dedim. Aklım başıma gelmemişti yani.

Mutluluk gözlerindeydi

Sabah kahvaltılarımızda ya ben olmazdım ya da abim. O sabah ikimizde vardık. Annemin pek umurunda değildi ama Babam beni sağına çağırdı, abimi soluna. “Yanımda yiyeceksiniz!” dedi fısıldayarak. Çayını içerken kaşları çatık, fakat mutluluğu gözlerindeydi. Ailenin önemini şuanda daha iyi anlıyorum. Babamın çatık kaşları olsa şuan şu masamızda keşke. Önüme ser dünyaları inan gözüm olmaz biliyor musun?

Fazla konuşmadık kahvaltıda. İçimde kelebekler uçuşuyordu sanki o kadar hafiflemiştim. Gülümseyerek yurüyordum, her zaman ki kaşları çatık ben yoktum. Kahvehanede okeyin, tavlanın gözüne vuranlara selam çaktım, berber Mustafa ve manav Atillanın tavlasına denk geldim. Onlara da selam çaktım. Köşeyi döner dönmez kaldırımda Reisi gördüm. Biran gülen yüzüm düştü. Selamlaştıktan sonra, koluma girdi. Konuşmadan Ocak’a doğru yürüdük. Ocak’ta her kesin yüzü gülüyordu. “Ne oldu?” Dedim Reis’e. “Dün olanları duyan arkadaşlar sabahın ilk saatlerinde kovaladılar o Karıyı.

Bir Rus piçi öldü. Buradan Moskova’ya kadar kovalayacağız o itleri!”

Dün gece kendime yediremediğim “Neden?” sorusunu Reise sordum. Türkü söylemek, nasıl bir şeytanlık olabilirdi ki? Reis, alışa gelmiş milliyetçi sözlerle cevap verdi. “Ne alaka?” Dedim ama ona iletmedim. “Kadın şarkı söylemez!” Dedi bana. Gazinoya gidip, kadın sanatçıları dinlemeyi çok iyi bilirdi. Bu işe terslik girmişti. Reis, istanbula gidip geldikten sonra hali hareketleri değişmişti. Ağızına bir dergah sarmıştı. O dergah dengelerimizi bozuyordu artık. Bunu ben hissediyordum, diğerleri hissetse de “Var bildiği!” Diyordu. O nursuz piç, Din, İman diyerek, bizi inceden yönetiyordu.

2. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Zamana yolculuk

Kurtuluş

Kirli Melek

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

saklan

Saklan, kaç!

Sözler mi daha çok yakardı canı yoksa yaşanmışlıklar mı yakardı sitemlerin içinde? Hani nerede gökyüzü nerede yeryüzü, hani mutluluk denilen şeyin asıl yüzü? Sarp kayalıklardan kendisini atmış olamaz değil mi? Bir yerlerde saklanıyorsan eğer hani nerede, neredesin bulamıyorum? Hangi cehennemin dibinde, hangi saklandığın ara sokaklarda, hangi bilmediğim semtlerde daha nicelerin canlarını yakıyorsun?

Daha kim bilir kimlerin hayatlarına sinsi sonlar hazırlıyorsun köşe bucaklarda. Bir hayat görmeyesin zayıf bir yaprak gibi dalında salınan, gözleri kocaman açılan bir sırtlan gibi hemen onu koparmaya çalışıyorsun. Çıkık elmacıkların altından ağız dolusu gülünce, kendisini göstermeye çalışan gamzelerin belirmesine izin vermeyen bencil kişisi sensin. Bencilsin…

Hain de sensin, korkak da, hatta işlenen bütün cinayetlerin suçlusu da sensin. Sen! Katil zanlı sensin, hayat denilen çemberin halkasında dönmemizi engelleyen “çark”. Hepimiz koca halkanın birer zincirleri gibiydik. Birbirine kenetli, yaşamaktan, sevmekten zevk alan küçük karınca kafileleri misali. Fakat sen oyunun en güzel yerinde bütün taşları yerle bir eden oyun bozandın. Oysa bizler hayat mücadelesinin içinde yuvarlanırken ayakta kalmaya çalışanlardandık sadece. Gelgitlerle karışan denizin aklı gibi, bizim de şirazemizi kaydırdın savruk yollarda. Fakat her şeye rağmen, bir umut sana ulaşmak için kurulan panayırların en güzel hediyelerini eşsiz misafirimize sana sunmaktan çekinmedik. Çünkü her şeyin anlamı sendin. Sendeydi varoluşumuzun ve yok oluşumuzun sorgusu.

Ey mutluluk!

Başımızın üstünde her zaman yerin var. Kabul, seninle mazimiz dolu dolu geçti. Saatlerin kaça vurduğuna aldırış etmeden, adlarını asla unutamayacağımız oyunlar oynadık beraber. O kadar davetkârdın ki hiç kimse sana hayır diyemezdi, diyemedikte. Farklı bir şeyler vardı sende adını koyamadığım. Şeytan tüyü değildi sendeki, resmen şeytanın vücud bulmuş haliydin yeni yeni anlamlandırdığım bu yaşımda.

Fakat aptal oyunlarına inanmayacak kadar büyüdüm. Çoktan beri kabak tadı vermeye başlamıştı bu saklambaç oyunu. Anlamsız bir amaç uğruna, saatlerce neyi aradığımı bilmeden oyaladın durdun. Şimdi oyun diye kandırdığın yılları ya bana geri ver, ya da yokluğunla daha fazla küfürler savurmama ses etme. Yıllarımı benden çalarken o kadar güzel bir senaryo hazırlamıştın ki,  tek amacım pembe hayal bulutunda pamuk şekerlerini kapmaya çalışmaktı. Oysa hiçbir şey göründüğü kadar masum değilmiş. Hayal bulutlarının altında kara bir gerçeğin saklandığını ve oynanan her oyunun adil bir kazananının olmadığını öğrendim senden.

Hepimiz sıkışmışız hayallerin, hayaletlerin ve kuralların zincirinde. Çünkü büsbütün kurallar silsilesinde yaşıyoruz. Birbirinden çeşitli yaşadığımız yasaların içinde olduğu gibi,  bu oyununda uyulması gereken kuralı vardı. Oyunun tek kuralı  “sana elma dediğimde çıkacak, armut dediğimdeyse çıkmayacaktın.”

Bağırıyorum işte avazım çıktığı kadar

Elma                                                                                                                                                                                                                                          Elma                                                                                                                                                                                                                                                  Elma…

Saklan, kaç!

Sesime ses ver, sar sarmala beni. Terk edilmiş diyarlardan sesleniyorum sana. Ellerin elinde yapayalnız kaldım, kurtar beni. Yaban sokaklar anlattıklarından çok daha farklılar. Bana karşı hiçte arkadaş canlısı değiller, korkuyorum! Hani nerde koruyucu meleklerim? Koruyucu meleklerim de bu dünyadan sürgün edilmiş olamazlar değil mi? Olmasınlar! Yoksa bana yaptıklarının hesabını sorarlardı misliyle.

Çırpınışlarımın, kırık kanatlarla uçmak isteyişimin karşılığını bir türlü alamıyordum. Bir şeyler ters gidiyor olmalıydı!

Yoksa ben hayat debdebesinde unutulanlardan mıydım? Her şeyden bir haber mutluluğun gelmesini kapı önünde gözleyenlerdendim kim bilir.

Her güne “güzel başlasın” diye dua eden bu insanoğlu belki de geç farkına varmıştı, duaların onları asla korumayacağını ve sevmeyeceğini. Lanetlenmişlikti üzerinde taşıdığı forma. Koca harflerle kazınmış; gelecekten umut ve mutluluk vaat edilemeyenler diye.

Belki de Tanrı unutmuştur bizleri! Öyle ya ne cennetteyiz, ne de cehennemde. İkisinin ortasında mutluluktan mahrum kalanlardanız. Mutluluk denen şeyin tadına varamayanlardanız.

Ne içindeyiz zamanın ne de dışında, tamda ortasındayız işte

Araftayız

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Zamana yolculuk 10. bölüm (Son bölüm)

Aynanın İçinden satranç Motifi 3. Bölüm

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Himaye-i Etfal Cemiyeti’nden günümüze devlet korumasında çocuk

Birinci Haçlı Seferi

Birinci Haçlı Seferi

Haçlı Seferleri, üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen günümüzde hâlâ insanların zihinlerinde farklı şekillerde de olsa yerini korumaya devam ediyor. Seferler daha çok askeri-siyasi yönden incelense de; bu harekatların sonucunda ortaya çıkan yeni yapılar ve bunların çevreleriyle olan ilişkisi, ilk akla gelen “kafirle mücadele” düşüncesinden daha girift, daha farklı ve çok daha fazlasını içeriyordu. Birinci Haçlı Seferi ne zaman yapıldı?

Birinci Haçlı Seferi

Söz konusu seferler sonucunda Anadolu’da ve Yakın Doğu’da kurulan devletlerle bunların Müslüman-Doğu Hıristiyanları olan komşuları arasındaki ilişkiler gerektiğinde başka bir düşmana karşı ittifak edecek seviyedeydi. Hatta söz konusu süreçten daha evvel bölgede var olan ticari ilişkiler daha fazla geliştirildi. Şimdi bu süreci başlatan Birinci Haçlı Seferi’ne (1096-1099) genel olarak bir göz atalım. Önce seferin nedenleri daha sonra ise seferin süreci aktarılacaktır.

Avrupa ve Yakın Doğu’nun durumu

12.yüzyıla yaklaşırken, İber yarımadasında Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında siyasi bir mücadele vardı. Dolayısıyla Katolik dünya Müslümanlar’a karşı tamamen yabancı sayılmazdı. Yarımadanın kuzeyindeki Fransa’ya Capet hanedanından krallar hükmederken, daha kuzeydeki İngiltere Normandiya Dükü William’ın ve onun soyundan gelenlerin henüz yeni hakimiyetine girmişti. Daha doğuda ise Almanya’dan İtalya’nın içlerine kadar olan geniş toprakların sahibi olan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu bulunuyordu.

İtalya’nın güneyi ise daha yeni Bizans hakimiyetinden çıkarak Normanlar’ın idaresine geçmişti. Papalık ise bu sıralarda Alman İmparatorluğu ile çatışma halindeydi. Çünkü Papalık, Alman imparatorlarının kendi topraklarındaki piskoposları atamasına karşı çıkmaktaydı.  Hatta imparatorluk bir adım daha atarak Papa VII.Gregorius’un yerine Guibert adlı birisini papa seçmişti. Ancak Gregorius’un ölmeden önce yerine tavsiye ettiği gibi II.Urbanus’un papalığı Katolik Kilisesi’nden daha fazla kabul görmekteydi.

Kuzeyden Normanlar

Diğer taraftan Birinci Haçlı Seferi’ne neden olacak olaylar doğuda yaşandı. 11.yüzyılın ortalarında Horasan’da yükselen Selçuklu Türkleri fetihlerini batıya yöneltmişler; 1080’e geldiğimizde Türkler, kuzeyde İznik güneyde Kudüs’e kadar Yakın Doğu’ya hükmediyorlardı. Daha 10 yıl öncesine kadar Anadolu’nun çoğunu elinde bulunduran Bizans İmparatorluğu şimdi doğudan Türkler’in, batıdan Normanlar’ın, kuzeyden ise Peçenek ve Kumanlar’ın saldırılarına maruz kalıyordu.

Bu sıralarda tahta çıkan İmparator Aleksios Komnenos batıdaki ve kuzeydeki saldırıları durdurdu. Ancak kaybedilen topraklar çok fazlaydı. Bu durumu düzeltebilmek için Papa’ya sürekli mektuplar yollayarak  yardımcı birlikler istiyor; diğer yandan kutsal yerlerin kirletildiğinden ve Doğu Hıristiyanları’nın zulümlere maruz kaldıklarından yakınarak ricasını dini bir temele dayandırıyordu. Bu şartlar altında Papalık makamına gelen II.Urbanus selefleri zamanında tasarlanan Haçlı Seferi planını devreye koymaya kararlıydı.

Urbanus planı için kolları sıvayarak bu seferi duyurmak için uygun ortamın Kasım 1095’te düzenlenecek olan Clermont Konsili olduğuna karar verdi. Konsilin ilk günlerinde kilise işleri görüşüldüyse de Papa 27 Kasım günü önemli bir konuşma yapacağını ve bu konuşmaya din adamlarının yanı sıra soyluların ve halkın da katılmasını istedi. Papa’nın o gün yaptığı konuşmanın tam metni elimizde değil. Ancak 3-4 çağdaş kaynaktan Papa’nın hangi konulara değindiğini çıkartabiliyoruz; özellikle Kutsal Topraklara giden hacıların çektiği çilelerden, mabetlerin kirletilmesinden ve Doğu’daki dindaşlarının çilelerinden bahsederek inanan herkesi bu aşağılayıcı durumu düzeltmeye davet etmişti.

Papa’nın nutku kalabalık tarafından sık sık kesilmiş ve önemli bir etki yaratmıştı. Urbanus konuşmasının sonunda sefere katılan herkesin mallarının kilise güvencesi altında olduğunu temin etmiş ve bu uğurda canını veren herkesin önceki günahlarına bakılmaksızın cennete gideceğini vaad etmişti. Dini saikler bir tarafa Urbanus aslında son zamanlarda azalan Papalık otoritesini arttırmaya çabalıyordu. Diğer taraftan Kilise’nin teorize ettiği “Tanrı barışı” fikrinin de pratikte uygulamak istiyordu. Buna göre Hıristiyanlar aralarındaki savaşlara son vererek güçlerini dinin düşmanlarına yönetmeliydi. Elbette bu mücadelede de önderliği Papalık yapacaktı.

Kudüs yollarında

Urbanus’un Clermont’taki konuşması her ne kadar avam tabakada büyük bir heyecan yaratsa da Avrupa’nın kralları çağrıya kayıtsız kaldı. İlk harekete geçen düşük rütbeli asillerin gevşek komutasındaki halkın seferi –Balkanlar’da dindaşlarıyla yaşadığı çatışmalarla eriyerek de olsa Ağustos 1096’da İstanbul’da bir araya geldi. İmparator Aleksios bu güruhu alelacele Anadolu’ya geçirdiyse de bu ordu 21 Ekim 1096’da Anadolu Selçuklu ordusu tarafından yok edildi. Asıl Haçlı ordusunu oluşturan gruplar ise güney Fransa’dan Toulouse Kontu Raymond; kuzey Fransa’dan Normandiya Kontu Robert-Flandre Kontu Robert ile Blois Kontu Etienne; Fransa Kralı’nın kardeşi Hugue de Vermandois; Lorraine’den Dük Godefroi; güney İtalya’dan Taranto Kontu Bohemund komutası altında İstanbul’a doğru yola koyulmuşlardır.

Birbirlerinden bağımsız hareket eden bu ordular İstanbul’da İmparator Aleksios’a bağlılık yemini ettiler. Diğer taraftan Aleksios kendisine yardımcı paralı askerler beklerken bu tarzda ordularla karşılaşınca hayal kırıklığına uğramıştı. Ordular sırayla Bizans kuvvetlerinin eşliğinde Anadolu’ya geçirildi. İlk hedefleri ise Anadolu Selçuklu Devleti’nin o sıralarda başkenti olan İznik’ti. Haçlılar 1097 Mayısı’nda şehri kuşatmaya başladıklarında Sultan I.Kılıç Arslan Danişmendliler’in elindeki Malatya’yı kuşatmaktaydı. Haberi alır almaz Danişmendlilerle barış yaparak hızla batıya geldiyse de kuşatmayı kaldırmayı başaramadı. Şehirdeki garnizona haber yollayarak kendileri için en doğrusu neyse onu yapmalarını iletti; onlar da Bizans birliklerine şehri teslim ettiler.

İznik’in alınmasından sonra Haçlılar güneye doğru yollarına devam ettiler. Bu arada Sultan Kılıç Arslan da müttefiği Danişmendlilerle birlikte Haçlılar’a saldırılacak uygun bir mevki arıyordu. Sultan, Eskişehir yakınlarındaki Dorileon mevkiinde 1 Temmuz 1097 sabahı Haçlılar’a saldırdıysa da onların iki parça halinde ilerlediğinden habersizdi. Arkadan gelen Haçlı ordusu haberi alır almaz yürüyüşünü hızlandırdı ve Türkler tarafından sarılan arkadaşlarının imdadına yetişti. Böylece Haçlı ordusu Anadolu’dan geçiş iznini “zorla” almış oluyordu. Fakat yol boyunca taciz edilmekten kurtulamayacaklardı. Dorileon Savaşı’nda Haçlılar ilk kez Selçuklu Türkleri ile bir meydan savaşında karşıkarşıya gelmişlerdi. Savaşa katılan bir asker:

(…)şayet [Türkler] Hıristiyan olsalardı (…) yeryüzünde onlardan daha güçlü askerler olmayacağını ve bizim tarafımızdan yenilemeyeceklerini hiç kimse inkâr edemez.

diyerek düşmanları olan Selçuklu Türkleri’nin askeri becerilerine karşı hayranlığını dile getirmekten çekinmemişti.

Haçlı ordusu Konya Ereğli’sine vardı

Haçlı ordusu yek vücut halde Konya üzerinden Ereğli’ye vardılar. Bura Dük Godefroi’nın kardeşi ve Kont Bohemund’un yeğeni Tankred yanlarına aldıkları az sayıdaki birliklerle Çukurova’ya yöneldiler. Tarsus, Adana ve Misis’i ele geçirerek Maraş’ta tekrar ana haçlı ordusuna katıldılar. Bauoduin ise bir süre ana orduyla kaldıysa da kendisini davet eden Urfa’nın Ermeni hakimi Toros’un çağrısına iştirak ederek ordudan ayrıldı. Urfa’ya giden Baudouin bir süre sonra Toros’u saf dışı bırakarak orada ilk Haçlı devletini kurdu. Daha sonra ise ilk Kudüs Kralı olacaktı.

Esas Haçlı ordusu Ekim 1097’de Antakya önlerine ulaştı. Haçlılar bölgeye geldiğinde kardeş Halep Meliki Rıdvan ile Şam Meliki Dukak arasında bir yıl evvel savaşlar olmuştu. Antakya valisi Yağısıyan ise bu savaşlar esnasında önde Rıdvan’ı sonra Dukak’ı desteklediyse de Haçlılar’ın gelişinden hemen önce Rıdvan ile tekrar bir araya gelmişti. Ama aralarındaki ilişki “müttefik” olmaktan çok uzaktı. Buna rağmen Yağısıyan Halep’e, Şam’a ve Musul’a yardım çağrıları gönderdi.

Haçlılar şehri kuşatırlarken önce Dukak sonrasında Rıdvan’ın komutasındaki iki yardım ordusu geri püskürtüldü. Diğer yandan takvimler Haziran 1098’i gösterdiğinde Haçlılar hâlâ kuşatmada ilerleme kaydedememişlerdi. Erzakları ise tükenmişti. Bu arada Musul Emiri Kürboğa komutasında büyük bir ordunun Antakya’ya yaklaşmakta olduğu haberi Haçlı ordugahında firarlara neden olmuştu. Fakat Kont Bohemund surlarda görevli Firuz adlı birisiyle dostuk tesis etmiş ve onu askerleri içeri almaya ikna etti.

Haçlılar tarafından içeri alındılar

2 Haziran 1098 gecesi Haçlılar Firuz tarafından içeri alındılar ve ertesi sabah büyük bir katliam yaparak şehri iç kalesi hariç ele geçirdiler. Kürboğa kısa süre sonra şehrin önlerine geldiyse de ordusundaki emirler arasında huzursuzluk vardı. Ordu 27 Haziran’da yapılan Haçlı saldırısına direnemeden dağıldı ve Haçlılar şehre tamamen hakim oldular. Kısa süre sonra Kont Bohemund burada hakimiyetini kabul ettirerek ikinci Haçlı devletini kurdu. Zaferden kısa süre sonra Papalık’ın seferdeki elçisi Le Puy Piskoposu Adhemar, Antakya’da baş gösteren salgın hastalık dolayısıyla vefat etti. Böylece Haçlı soyluları daha bağımsız hareket etme imkanına sahip oldular.

Sonrasında Haçlılar Kont Raymond ve Dük Godefroi ile güneye doğru yola çıktılar ve 7 Haziran 1099’da Kudüs önlerine ulaştılar. Haçlılar şehri kuşattıkları sırada İftiharüddevle adlı Fatımi valisi yönetimdeydi. Fatımiler kısa süre evvel Selçuklular’dan şehri almışlardı. Kudüs’te Haçlılar’a karşı güçlü bir direniş sergileyebilecek Fatımi ordusu da yoktu. Nitekim 15 Temmuz 1099’da Haçlılar şehre girdiler ve şehirdeki Müslümanlar ile Yahudiler katliam yaptılar. Böylece Haçlı Seferi hedefine ulaşmış oldu. Vezir El-Efdal komutasında Mısır’dan gelen Fatımi ordusu da 12 Ağustos 1099’da Askalan önlerinde mağlup edilince

Haçlılar kurdukları üçüncü devleti sağlama aldılar. Kudüs’e hükmeden kişi ise seferin başlarında önemli soylular arasında çok da göze çarpmayan Aşağı Lorraine Dükü Godefroi oldu. Ancak Godefroi kral ünvanı yerine “Kutsal Kabir’in Savunucusu” namını tercih etti. Seferin başında en namlı soylulardan olan Raymond’un eli boş kaldıysa da o ve onun soyundan gelenlerin çabasıyla 1109’da Trablus’ta dördüncü Haçlı devleti kurulacaktı. Antakya, Kudüs ve Trablus Haçlı devletlerinin insan ve erzak ihtiyacını ise aldıkları imtiyazlar karşılığında Venedik, Ceneviz ve Pisa gibi İtalyan tüccar devletleri üstlenecekti.

KAYNAKÇA

Colin McEvedy, Ortaçağ Tarih Atlası, çev. Ayşen Anadol, Sabancı Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ocak 2004.

Steven Runciman, Haçlı Sefeleri Tarihi I. Cild, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2008.

Prof. Dr. Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul, Ağustos, 1997.

Doç. Dr. Ergin Ayan, Anonim Haçlı Tarihi, Selenge Yayınları, İstanbul, 2013.

Fulcherius Carnotensis, Kudüs Seferi (Kutsal Toprakları Kurtarmak), çev. İlcan Bihter Barlas, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, Haziran 2009.

Willermus Tyrensis’in Haçlı Kroniği Başlangıçtan Kudüs’ün Zaptına Kadar (I-VIII. Kitaplar), haz. Ergin Ayan, Ötüken Neşriyati İstanbul, Nisan 2016.

Azîmî Tarihi, çev. Prof. Dr. Ali Sevim, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2006.

İbn Kalânisî, Şam Tarihine Zeyl: I. ve II. Haçlı Seferleri Dönemi, çev. Onur Özatağ, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Şubat 2015.

David Nicolle, Birinci Haçlı Seferi 1096-1099, çev. L. Ece Sakar, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, Mart 2013.

Prof. Dr. Ali Sevim, Prof. Dr. Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1995.

Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2011.

Timothy E. Gregory, Bizans Tarihi, çev. Esra Ermert, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2016.

Anna Komnena, Alexiad, çev. Bilge Umar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1996.

Farhad Daftary, Şii İslam Tarihi, çev. Ahmet Fethi Yıldırım, Alfa Yayınları, İstanbul, Eylül 2016.

Heyd, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, çev. Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Araplar ve Osmanlı hangi ayları kullanmıştı?

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Terziliği Bırak Artık Latife

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Hafta” bölümü

hafta

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Hafta” bölümü

1913 tarihli Yunan harfli Türkçe yıllığının İç kapağında “Anadolu Rumlarına mahsus ilmi, edebi, fenni musavver SALNAME” ve “Nevşehirlilerin Papa Georgias Cemiyeti tarafından neşr olunur” yazmaktadır. Biz salname içinde bulunan “vakt-u-zeman ve tarih” metnini birkaç parça halinde aktararak sizlere sunacağız. Metnin bu bölümünde “Hafta” konusu alınmaktadır. Hafta, Ay, Sene ve Tarih başlıkları ise sırası ile aktarılıp, sizlere zaman içinde sunulacaktır.

Hafta

HEFTE. 7 gün bir heftedir. “Heftenin” icadını Yehudiler hilkat-i dünyaya kadar vardırır. Allah’ın dünyayı 6 günde halk edip yedinci gün istirahat ettiğine bina ederler. Fakat haftanın ölçü sureti ile alınması aslen ayın 4 fasıllarına istinat edilmiştir. Bu fasılların ki her birisi takriben 7 günden ibarettir. Haftayı milel-i şarkiyenin(Doğu milletlerinin) heman hepsi kabul ederlerdi. Romalılar Mısırlılardan, ve Hristiyan milletler Romalılardan almış ve sonra Osmanlılara geçmiştir.

Haftanın günleri muhtelif milletlerde muhtelif isimler ile olur idi. Yahudiler: Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci; Tehiyye=Parasketi(yarın için tehiyye, hazırlık), ve Savvaton(İstirahat) günü diye hesap ederlerdi. Mısırlılar heftenin bahar gününe 7 belli yıldızların birer ismini verirlerdi. “Güneş”, “Ay”, “Merih”(Ares), “Utarid”(Ermiş), “Müşteri”(Zeus), “Zöhre”(Afroditi), “Zühal”(Kronos), günü diye sayarlardı. Bu isimleri Romalılarda aldılar. Hristiyan milletlerden Rumlar,(Eski Yunanlar hafta kullanmazdı) Birinci günden başkasını Yahudiler gibi hesap edip birinci güne “Kuryaki”(Rabbin günü) dediler.

Europa Hristiyan milletler, Birinci ve Yedinci günden başkasını, Mısırlı ve Romalılar usulünü korudular, Birinci güne onlarda Kuryaki ve Yedinci güne Yahudiler gibi Savvaton dediler. Ve Slavlar haftanın günlerine: Tatil günü, Tatil ertesi , İkinci, Orta, Dördüncü, Beşinci, ve Savvaton isimlerini verdiler. Acemler ve Araplar ise: Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Yedinci derler. Altıncı güne ise Cuma(ibadet için tecemmü-toplanma-) derler. Türkler birinci, ikinci ve yedinci günden başkasını Acemler gibi sayarlar ve birinci güne Pazar, ikinciye Pazar ertesi ve yedinciye Cuma ismi verirler.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Dörtten hep bir eksik

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

Aynanın İçinden satranç motifi 2. Bölüm

Kurtuluş 10. bölüm

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Araplar ve Osmanlı hangi ayları kullanmıştı?