prens

Üvey annesine aşık olan prens

Bu hikaye Yunan harfli Türkçe Anatol Ahteri yayınında yayınlanmıştır. Anatol Ahteri, “Fenni ve Ahlaki Müsavver(tasvirli) Anatol Ahteri” başlığı ve “Haftada bir defa neşr olunur/ Risale-i Mevkute(süreli yayın)” bölümü yazılıdır. 1 Eylül 1886 tarihli yayınında bu hikaye yayınlanmıştır. Aşağıda yazının aktarımı ve kısmen sadeleştirilmesini bulacaksınız. () parantez içindeki bölümler bana aittir.

TARİH-İ KADİMDEN İBRETAMIZ BİR SAHİFE (KADİM TARİHTEN İBRETLİ BİR SAYFA)

Seleukos Nikator nam kralın oğlu Antiohos Soter birden bire bir keder illetine müptela olmuştu ki günden güne sararıp solmak ve yeyip içmeden kesilmek ve eriyip vücuden düşmek birbirinin gerekli hükmünü bulmuştu. Atibba bu illete deva bulmaktan aciz kaldı. Kendisinin biricik varisi ve veliahdı olan ciğerparesinin bilhassa gençliğin münasip vaktine henüz vasıl olduğu bir zamanda böyle ilacı bulunmaz bir illeti hayatı mahveden müptela olmasından dolayı pederi nefsine(canına) kast etmeye kalkmıştı. Çünkü oğlunun ömrü ile beraber hükümdarlık soyu son bulacaktı. Her nefes aldıkça ölüm hayale bir derece daha yakınlaştığını gören çaresiz peder canından aziz olan oğlunu göz göre ölümün pençesine teslim etmekten ise canına kıymayı güya nefsi için kurtuluş bilmişti.

Prensin tedavisine memur olan atibba arasında daha mahir ve daha çetin bulunan Erasistratos prensteki hastalığın zihin açıklığının bütün belirtilerini tedkik ve takip ettikten sonra nihayet hastalığın aslını keşf etmiş yani hastalığın bir sevda-i muhabbetten ibaret olduğuna hükm eylemiş ve hükmünde yanılmamıştı. Fakat prens dildade(aşık) olduğuna dair kimseye sır açmamış olduğu için, tabip prensin sevdasını keşf eylediği gibi sevdiğini keşf eylemişti. Binaenaleyh(bunun üzerine) ona da çare buldu her gün sabahtan akşama kadar hastanın odasında oturmayı adet ile sarayın kadınları odaya girip çıktıkça prensin simasını muayene ve edeceği işaretlere dikkat etmeye başladı.

Prens için birçok kadın girip çıkıyor

Birçok kadın girip çıktığı halde prensin simasında hiçbir iyi belirti müşahede edemedi. Nihayet o dakikaya kadar odaya girmemiş olan genç bir kadın gelir gelmez prensin yüzünde aşk ve sevdaya delalet eden bazı değişimlerin zuhur ettiğini görünce tabip bakışını daha ziyade derinleştirmeye başladı.

-O gün bu genç kadın her nasıl ise ziyareti birkaç nöbet tekrar eylemekle hastadaki heyacanı muhabbetin işaretleri hep mumaileyhinin(adı geçenin) ziyareti ile ortaya çıkıyordu ve arada giren (ve)sair kadınların müşahedesinden prenste bir değişim görünmüyordu. Tabip bu tecrübesinin üç gün devamlı icra eyledi. Dördüncü günü prense sorup cevap istedi . Nihayet Prens hüngür hüngür ağlayarak tabibe itiraf-ı aşk ile dedi ki: “Beş ay vardı ki Stratoniki’nin letafet ve çekiciliğine dellenerek gece gündüz rahat fikir ve akıldan uzak düşmüşüm… çok düşündüm… Tehlikeli olan sevdanın ne derecelerde ayıplandığını bildiğim için kalbimden onu def etmeye günlerce çalıştım. Yazık ki ben aşktan tebait eyledikçe o dayanmamı mahveden kuvveti ile benim mağlubiyetimi artırmaktaydı. Bu sırrım meydana çıktığı halde dahi âlemin kötülemesine uğramaklığım kesin olmasından ilac-ı müşkül feramuşu(ilacı unutmak olan dert) zor olan dertten, yeyip içmeyi terk ile canı telef etmekten başka kurtuluş çaresi bulamadım.” Bazı hastalıklar vardı ki mahiyeti keşf olunduğu halde devasını bulmak zordur. Hâlbuki tabip hem hastalığı keşf etmiş hem ilacını bulmuş iken yalnız bir araya getirilmesinin imkânsızlığa tesadüf eylemişti. Ertesi günü Kral oğlunun hal sıhhatini sual için tabibe adet üzerine nezdine getirterek sual eyledi, tabip ümitsiz bir tavr ile der ki:

-Efendim! Prensin hastalığına tedbir etmek müşküldür, çünkü kendisi hiçbir vakit malik olamayacağı bir kadına dildade[aşık] olmuştur.
Kral – Ne demek? Hükümetimde benim nüfus ve iktidarım ne kadar ise halefim olan oğlumun dahi nüfus ve iktidarı o mertebededir. Binaenaleyh[bundan dolayı] oğlum istediği kadın ile izdivaç edebilir. Eğer komşu devletlerden birinin kızını sevmiş ve izdivaçlarına zorluk çıkarılmış ise kılıç kuvveti ile onun meramına çalışırım.

Tabip – Efendimiz! Bu kadın eğer bir bakire olmuş olsa idi zaten imkânsız ad olunmazdı. Kadın evlidir.

Kıral – Kimin karısıdır?

Tabip –Bendenizin zevcem.

Kıral – Vay! Hükümdarınızın oğlunu böyle bir dertten kurtarmak için zevceniz kendisine terk edemeyecek kadar insafsız mısınız? Ben tebaamın tamamından ve özellikle kendileri ile münasebet edindiğim ahbabımdan böyle bir dostluk umudunda bulunamaz mıyım? Sizin daima teminine çalıştığınız bağlılık ve sadakatiniz böyle bir zor işte açığa çıkacak kadar yalnız lafzı bir yolda mıydı?

Tabip – Efendimiz! Kulunuzu bu kadar insaniyetsiz suçlamayı buyurmayın! Bir kerede kendinizi benim yerime koyunda oğlunuzu üvey validesine aşık olmuş farz eyleyin! Dert aşktan korkusu ve bunun ile beraber hayatı onun ile izdivacına bağlı bulunduğunu bilmiş olun. Acaba rızanız ile hareminizin kendi ‘faydalı meyvelerinden’ olduğu halde oğlunuza terk edebilir misiniz?

Kıral – Ah! Keşke oğlumun hayatı böyle bir fedakârlığa bağlı olsaydı, ona kemal sevk ile hem zevcem Stratoniki’yi ve hem de bütün saltanat ve hükümetimi terk ederdim.

Tabip – Pekiyi efendimiz! Oğlunuza lazım olan ilacı buldunuz çünkü prens zevceniz Stratoniki’nin güzelliğinin divanesi olmuştur.

Kral bu sözü işitir işitmez hemen Stratoniki’yi nezdine çağırıp, meseleyi izah ve Stratoniki’nin fikrini ve ricasını aldıktan sonra boşanır ve oğluna bahs ve nikah eylemiştir.

Bu bir misali tarihidir ki genç evlada malik olan ihtiyar pederlerin yaşlarına münasip olmayan zevce seçmelerinin sakıncası görünür.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Zamana Yolculuk 9. bölüm

Aynanın İçinden ve satranç motifi – 1. Bölüm

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Kirli Melek – 9

Kurtuluş 8. bölüm

Zamana yolculuk

Zamana Yolculuk 9. bölüm

Zamana Yolculuk, Mehmet Başkan’ın Herkes Dergisi‘nde yazdığı bir öyküdür. Zamana Yolculuk, 1980 yılında geçiyor. O dönemin Kadıköy‘ünü ve aile yapısını anlayabilmek için önemli bir eserdir. Zamana Yolculuk, o yılların siyasi atmosferini kavramak ve kuşaklar arasındaki ilişkiyi görebilme imkanı sağlıyor. Öykünün önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

Zamana Yolculuk

Sabaha kadar dedemin babama herkesin içinde attığı tokadın etkisi ile gözüme uyku girmedi. Müslüm ağanın dükkanında ruh gibi geziyorum. 21 yaşında bir adama herkesin içinde olağan bir tavırla babasının tokat atması, psikolojik açıdan yıkıcı sonuçlara neden oluyor. Gerçi 1980’de Türkiye’de henüz Psikoloji bilimi icat edilmemiş. İnsanların psikolojileri bozulmaz, dellenir sadece. Tam tersini düşünürsek de içine kapanır. Evet, toplumda koskoca Psikoloji dalı dellenme ve içine kapanma gibi iki cümleden ibaret.

6 kardeşi ve onlarca amca oğlu arasından sıyrılarak İstanbul’da zengin olmayı başardı. Diğer kardeşlerinin mağaradan başlayan hikayesi tarlada açlığa çalışmak veya kentte tetikçilik olarak devam ediyor. Fukaralık, köylü ve işçi kesiminin kaderidir. Demokratikleşme sürecini tamamlayamayan ve ekonomik sınıfları birbirine karşı empati kuramayan her ülke gibi bu ülke de yoksulluğun gelenekleştiği bir ülke. Sabahın ilk ışıklarından güneşin battığı saate dek çalışan Urfalı köylüleri hiç kimse tembel olduğu için yoksul olmakla suçlayamaz.

Babamın Hikayesi

Müslüman burjuvanın vicdan sorunu

Müslüm Aktaş zengin oldu ama yoksulluktan iflah olmayan hiçbir akrabasından daha fazla çalışmıyordu. Tüm yoksul akrabalarından daha az emek vermesine rağmen onlarcasının tüm maddi varlığından daha fazla servet edindi. 1950’de henüz 15 yaşındayken Moda’ya geldiğinde hiç kimsesi yoktu. Ancak zeki ve ahlak yoksunuydu. Dedem dindar olduğu için ahlaka ve vicdana ihtiyacı olmadığı konusuna kendisini inandırmıştı. Sonuçta ibadetlerini yapıyor, Müslüman gibi konuşuyordu. Günlük yaşamında ve işinde etik ve ahlak kurallarına neden ihtiyaç duysun ki? Müslüman burjuvanın yaşadığı genel vicdan sorunu, ne bir eksik ne bir fazla dedemde mevcuttu. 2017’de ise fiziksel olarak yapabilecek mecali omadığı için yapamıyor. Gücü yetse yine yapardı.

Dedemin sayısını bilmediğim kadar fazla amca oğlu var. 1980 yılında ise bir çoğu ile selamı dahi yok. Dedeme ekonomik durumu iyi olduğu için ağam diyen, paşam diyen akrabayı sever. Hele bir de dedem için tetikçilik yapan akrabasını korur ve kollar. Dedemden kapısının önündeki çöpünü dahi isteyen akrabasını sevmez. Hatta eşe dosta rezil rüsva eder. Bu sabah amcam ve babamın aralarında konuşurken denk geldim. Dedemin akrabası cezaevine girmiş ve ilk günden bu yana dedem ailesini maaşa bağlamış. Birçok akraba cezaevine girdi ama hepsine böyle bir yardım yapılmıyor. Hatta birçok akrabası ortada kaldı.

Dedem çok fazla para kazandı ama çok da fazla para dağıtmak zorunda kaldı. 1970’lerin karışık ortamında oldu bittiye getirilen cinayetler, yaralamalar ve sevkiyatlar dedemin zengin olmasında önemli fırsatlar yarattı. Dedem için hukukun zayıfladığı her ortam fırsatlar ülkesinin olmasıdır. Denetleme mekanizmasının zayıfladığı her ortamda kendisine bir çıkar elde edebileceğine eminim. Bir de para kaptırmayacak kadar nefsine hakim olabilseydi. 2017 yılında her şey farklı olurdu.

Ölüme yergi, Tamer Başkan anısına…

Orta Doğu erkeği olduğu gerçeği

Geçen gün iki esnafı dedemin bir süredir bir kadınla beraber olduğunu konuşurken duydum. Moda’da kadına bir ev açmış. Hatta esnafın söylediklerine göre o evi kadına satın almış. Ne kadar kurnaz bir insan olsa da, zaafları olan bir Orta Doğu erkeği olması gibi bir gerçek ile yüzleşmek gerekiyor. Trabzonlu genç bir afet ile beraber olduğu konuşuluyor. Bembeyaz teni ve gamzesi ile dedemin başını döndürdüğü konuşuluyor. İlk başta esnafın sözlerine inanmadım. Ancak dedemin sık sık gündüz dükkandan çıkması ve Kadıköyü’ne gidiyorum demesi, şüphelerimi arttırdı.

Dedemin oğulları İhsan ve İbrahim’i düşünmeden, babaannem Saliha Hanım’ı düşünmeden bunları yapmasına şaşıramıyorum. Dedemin eleştirilemez ve sorgulanamaz bir noktada olduğunu en başından beri düşünüyordum. Dedemin gözünde ailemizde herkes onun kulu. Hepimiz onun lütfu sayesinde doyuyoruz. Aile içerisinde bireylerin gücünün yettiği kişiler üzerinde baskı kurması, aile sevgisinin oluşması önünde aşılamayan bir duvar oluyor. Mecburiyet ve çıkar maksadı ile hepimiz bir arada duruyoruz. Her şey yolunda olduğu için de çıkarlarımız için bunu dile getirmiyoruz. Ama yok, haksızlık yapmamalıyız. İbrahim amcam çıktı ve cesur bir şekilde “kral çıplak” dedi. Hiç şaşırmamalı, dedeme göre kral çıplak değil. Tam tersi kral çok güzel giyiniyor. Ancak oğlu İbrahim hayırsız ve kıskanç.

Ölüme sitem, Tamer Başkan anısına

Korkak insanlar

40’ından sonra çocuğu yaşındaki kadınlara mülk yapmak için uğraşan Müslüm ağa, hayırlı ve makbul insandır. Ancak babasının ve kardeşinin zulmüne dayanamayıp ayrılmak isteyen amcam hayırsız ve kıskanç bir insandır. Aile içerisindeki otoriteyi kabul eden herkes, bu şekilde kabul ediyor. Korkak insanlar, cesur insanları budalalık ile suçlar. Oysa asıl budala kısacık ömrünü bir köle olarak geçirenlerdir.

2017’de koltuğunda oturup masum masum Müge Anlı programı izleyen Müslüm Aktaş, 1980’de karısını aldatan, genç kadınlara para yediren, 20’li yaşlarındaki çocuklarını döven ve cinayetlere göz yuman bir insan olarak karşıma çıktı. Zamana yolculuk, umduğum gibi olmadı. Ben ailemin geçmişini merak ederken böylesine bir mutsuzluk yumağını görmek istememiştim. Sobanın başında kestane yiyen masum bir aile hayal ediyordum. Benim sorunlarım ile mutsuz olan bir aile beklerken, benden öncesinde daha da kötü halde yaşıyorlar.

Evde bir hapis hayatı

6 Ağustos 1980 tarihinin Kadıköyü’ne ve Aktaş ailesine geldim. Üzerinden 1 ay geçti. Aile içerisinde dengeleri az çok öğrenme fırsatı yakaladım. Zeliha halam birkaç tane komşu ve çekirdek ailesi dışında hiç kimseyi görmeden bir yaşam sürüyor. Evde bir hapis hayatı sürüyor. 57 doğumlu Zeliha Çelik, hayatı boyunca hiç evlenmeden 2017 yılına dek gelecek. Babaannem ve dedem için eve daimi bir hizmetçi gerekiyordu, Zeliha halam da bu isteğe kurban gitti. Hiçbir sosyal yaşam veya evlilik için uygun zemin yaratılmadı.

Fikriye halam ise 64 doğumluymuş. Ben doğmadan kısa bir süre evvel vefat ettiği için tanıma fırsatım olmamıştı. 1980’e geldiğimde Fikriye halam ile tanışma fırsatı buldum. Evde tahsil görme ihtimali olan tek üyeydi. 16 yaşında olmasına ve eğitim konusunda çok hırslı bir insan kendisi. İleride savcı olmayı hayal ediyordu, içindeki siyaset aşkını biraz bastırır ise neden olmasın ki? Ben biliyorum 80’li yılların sonunda korkunç bir trafik kazasında hayata veda edeceğini. Ancak kendisi hepsinden habersiz savcı olmayı hayal ederek çalışıyor. Tüm emeklerinin boşa gideceğini ben biliyorum ama o hiçbir zaman öğrenemeyecek.

Serseriler için iyilik manifestosu

Keşke hiç görmeseydim

Babamın genç ve utangaç olduğu dönemleri görmeyi hayal etmiştim. Gençliğinde de öyle biri olmadığını, tıpkı ömrünün ileriki süreçlerinde olduğu gibi bencil ve geçimsiz bir insan olduğunu gördüm. Hayata tutunma konusunda bir dalım daha kırıldı. Dedem ise hakkında ne duydu isem o. Müslüm ağa hakkında gördüklerim bildiklerimden de daha fazlası oldu. Babaannem ise öldüğünde ne kadar solgun ve etkisiz bir eleman ise, yaşam içerisinde yine aynı durumda. Zeliha halam ise 2017’de mutsuz ve 1980’e döndüğümüzde yine mutsuz. Değişen hiçbir şey yok. Keşke hiç görmeseydim, bilmeseydim. Ailemin bu kadar mutsuz ve çaresiz bir halde birlikte yaşadığını görmeseydim. Yaşamak zorunda kaldığım bu hayatta hayallerim olsaydı. Bir gün ailemin yeniden mutlu olabileceğini tıpkı eski günlerdeki gibi olacağına inanabilseydim.

Son bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kirli Melek

Hey taksi!

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Toprak ana

Benim Hikayem Biterken Başladı

Benim Öyküm

Kurtuluş

Ölüm

Recep ile Nadan

Rahip

manisa

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Yolculuğa çıkmaya karar verdim ama nereye? Bu soruyu uzun uzun düşündüm. Çünkü uzun mesafeler için kendimi o kadar yeterli görmüyordum. Ama bir şekilde yavaş yavaş bir tur bisikletçisi haline gelmem gerekiyordu. Manisa geldi aklıma. Çok sevdiğim bir dostum da oturuyordu orada. Onda kalabilir, ardından ertesi gün dönebilirdim.

Bisiklet ile Manisa yolculuğu

Akşama doğru çıktım yola. Yaklaşık 48 km’lik bir yol. Şehir içinde geçmemin tehlikeli olacağı yerler olduğu için şehir içi tren ve metroyu kullanıp Bornova’ya ulaştım. Kaldı 27 km. yolculuğum çok güzel başladı. Önümde tırmanmamı bekleyen yaklaşık 600 metrelik yükseklik vardı. Enerjim git gide düştü. Rampalar çok dik, güneş çok yakıyor ve arabalar harıl harıl geçiyordu. Emniyet şeridi de kimi yerde sadece bariyerlerin altından sürünerek geçebilecek darlıklara ulaşabiliyordu. Ama pes etmedim, bunu bisikletçilik hayatımda bir sınav olarak gördüm ve tırmanmaya devam ettim. Ara ara molalarla, geçen arabalardan bana neden laf atma ihtiyacı hissettiklerini anlayamadığım hanzolarla devam ettim. Tabi küçük özçekimler de olmadı değil.

Bir an çıkışın hiç bitmeyeceğini düşünüyordum ki o inişi gördüm. Durdum, bisikletin amortisör ayarını inişe göre ayarladım ve bıraktım kendimi 600 metreden.

Hayatta bazen anlatamayacağınız şeyler olur, hiçbir kelimenin o hissettiklerinizi tarif edemeyeceğinizi düşünürsünüz. Ben de o anlardan birindeydim işte. O an elimde olsa en sevdiğim yazarlardan birini kolundan tutup benimle götürürdüm. Benim gördüklerimi benden daha iyi anlatsın diye.

Bir kartal gibi süzülüyorsunuz

Kendini daha insan hissediyorsunuz. Çünkü anlatınızda çok basit bir mekanizma var. Sizin de yapabileceğiniz, tamir edebileceğiniz, söküp takabileceğiniz, sizden başka hiçbir yakıta ihtiyaç duymayan bir alet. Bu, bisikleti size daha yakın ve sizin olduğunuzu hissetmenizi sağlıyor. Bir kartal gibi süzülüyorsunuz aşağıya, rüzgârı hissediyorsunuz, savuruyor sizi ama daha sıkı tutuyorsunuz bisikleti, daha da hızlanıyorsunuz, doğaya karşı koyuyorsunuz. Evet, tam da böyle oldu inişim ve Manisa’ya ulaşmam.

Orda bir gece konakladıktan sonra İzmir’e dağı dolanıp gitmeye karar verdim. Menemen üzerinden geçecektim. Yol o kadar güzeldi ki bittiğinde geri dönesim geldi.

Giderken çiftçilerin hasat edişini izledim. Üzümleri, onları yere serip nasıl kuruttuklarını. Bütün yol boyunca ağaçlarla süslenmiş bir demir yolu eşlik etti bana. Zaman zaman üzerinden geçen trendeki insanlar el salladı bisikletli öğretmene. Dereler gördüm, köprülerin üstünden geçtim, el salladım kaldırımla oturan annesinin babasının üzümleri koparmasını bekleyen çocuklara. Gülümsemelerine el salladım.

Yolculuğum bitti ve ben bu yazıyı bitirdikten sonra uyuyacağım. Umarım rüyamda o güzel nehirleri görürüm…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek

Organik Tarım

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Gün” bölümü

Aynanın İçinden ve satranç motifi – 1. Bölüm

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi – 1

Kirli Melek

Kirli Melek – 9

Kirli Melek, Cem İraz‘ın Herkes Dergisi için yazdığı bir öyküdür. Kirli Melek öyküsünün önceki bölümlerini okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

Kirli Melek

Melek, elindeki tabaklarla salona doğru yürüdü. Küçük kırmızı koltukta oturan misafirine hoş geldin demek için ona doğru yönelirken Ferruh ayağa kalkıp şöyle dedi: “Melek, seni yeğenim ile tanıştıracağım. Daha önce kendisinden hiç bahsetmemiştim. Ablamın oğlu Tarık, bu hafta İstanbul’a geldi.” Küçük kırmızı koltukta oturan Tarık oturduğu yerden ayağa kalktı. Yüzünü Melek’e çevirdiği an ikisi de olduğu yerde donakaldı. Melek’in elindeki tabaklar bir anda elinden kayarak yere düştü. Elindeki tabakların düştüğünün bile farkında olmayan Melek sadece karşısında duran adama bakmaktaydı.

Tarık’ın rengi bir anda sapsarı oldu. O da olayın şokundaydı. Ferruh olanlara bir anlam veremedi. İkisinin de yüzüne baktı. Sanki daha önceden aralarında bir şey olduğunu sezdi. Yere düşen tabak kırıklarını topladı. Melek o esnada kendine gelerek: “Ahh! Affedersiniz, elimden kaydı bir anda, tutamadım.” Ferruh, şaşkınlıkla Melek’e bakarak: “Olsun, önemli bir şey değil.” dedi.

Ayakta duran Tarık sessizce olup biten manzarayı seyretti. Ferruh kırık tabakları mutfağa götürdü. Bu esnada salında kalan Tarık ve Melek birbirilerine baktılar. Melek: “Seni bir gün göreceğim aklıma hep geliyordu ancak böylesi bir karşılaşmayı hiç düşünmemiştim.” dedi. Tarık: “Melek, dayım biliyor mu neler yaşadığını? Benim sana neler yaptığımı?” dedi. Melek sinirli bakışlarla: “Hayır bilmiyor, bilmesine de gerek yok. Bir pisliğin hayatımı ne derece bok ettiğini anlatsam ne olurdu anlatmasam ne olacaktı?” Bu esnada Ferruh odaya elindeki yeni tabaklarla geri geldi. “Otursanıza masaya daha neyi bekliyoruz? Kurt gibi acıktım. Melek’in o güzel yemeklerini yemek için hazırım…

Evimizdeki Konsomatris

Tarık’ın içine bir ürperme gelmekteydi

Masaya oturdular. Yemek esnasında konuşan, konuşturmaya çalışan tek kişi Ferruh’tu. Melek ve Tarık sadece dinledi, sorulan sorulara cevap verdiler. Melek eline bıçağı her aldığı vakit, Tarık’ın içine bir ürperme gelmekteydi. Gözleri Melek’in elindeki bıçaktaydı. Bir eli hazır olda beklemekteydi. Belki de hayatında hiç terlemeyen Tarık bu odada, bu atmosferde terlemekteydi. Ferruh hep kendisinin konuştuğunu fark edince sözü Melek’e ve Tarık’a bırakmak istedi. Tarık’a şöyle dedi: “Eee, yeğenim anlat bakalım neler yaptın bunca yıl?” Tarık bu sorunun kendisine sorulduğunu duyunca ağzındaki yemeği yutup yutmama konusunda kararsız bir şekilde midesine gönderdi. Sonra söze başladı: “5 yıl önce İstanbul’dan ayrıldım dayı. Yurtdışına çıktım. Burada yapacak bir işim yoktu…

Tam bu esnada Melek Tarık’ı yerden yere vurur bir şekilde: “Anlaşılan İstanbul size dar gelmiş. Yeni yerler yeni insanlar görmek, onların hayatlarında olmak mı istediniz yoksa?” Tarık’ın yüzü kıpkırmızı bir şekilde “Ne münasebet, ben sadece bu şehirden ayrılmak istedim. Kafamı dinlemek, huzurlu olmak için ayrıldım.” dedi.

Melek bu sözleri duyunca daha da sinirlenerek ve ses tonunu yükselterek: “Yaa, demek öyle? Sizin gibi imkanları olmayanlar ne yapacaklar, huzursuz olan herkes bu şehirden gidebilecek mi? Çaresiz olanlar, hayatı mahvolanlar, dünyası kararanlar, bir çıkış arayanlar? Bunlar ne yapacaklar? Siz bir şey diyeyim mi, bence gitmekle çok iyi bir tercih yapmışsınız. Bu dünyada bazı şeyleri fazla umursamamak gerekiyor. İnsanlar çok acımasızlar, değer bilmezler, her şeyi bir bedel karşılığında yaparlar veya yaptırırlar. İnsanların saflığını kullanırlar. Sen böyle biri olmak ister misin?” dedi. Tarık önce önüne baktı sonra gözlerini Melek’in gözlerine dikerek sadece: “İstemem” diyebildi. Ferruh, ortamın gerileceğini hissederek: “Melek, bir kahve yapsan da içsek nasıl olur?” dedi.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Kurtuluş

Haziran

Hey taksi!

Rahip

Aynanın İçinden

Aynanın İçinden satranç motifi 2. Bölüm

Müge Sözen’in Lewis Carroll araştırmalarının Aynanın İçinden bölümü çalışmalarındandır. Aynanın İçinden eserinde satranç motifi üzerine ilk çalışmayı da okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Aynanın İçinden ve satranç motifi

Aynanın İçinden

Aynanın İçinden

2. Bölüm olan “Canlı Çiçekler Bahçesi”nde;

Tam tepede durunca Alice, ağzını açmadan durdu ve o ülkenin dört yanına da baktı. Burası çok acayip bir ülkeydi doğrusu. Birbirine paralel olan dereler akıyordu. Yine yemyeşil çitler de bunları düzgün şekilde kesmekteydiler. Yani sularla çitler arasında kalan kısımlar birer yeşil kare gibi duruyordu.

En sonunda, Alice fikrini açıkladı.

Bana kalırsa burası tıpkı dev bir satranç tahtasına benziyor! Bu satranç tahtasında oyuncular da olması gerekli, değil mi?… A! İşte orada adamlar da var!”

Kız, konuşmaya devam ettiği zaman bir hayli heyecanlıydı. “Bu dev bir satranç oyunu… Bütün dünyada oynanmakta olan dev bir satranç partisi..

Alice Kitaplarında Darwinci hiciv – 1. Bölüm

George Eliot’un Felix Holt’u

Yaşamın kendisinin muazzam bir satranç oyununa benzetildiği o kadar çok unutulmaz parça yazılmıştır ki, bunlardan oldukça büyük bir antoloji oluşturulabilir. Bazen oyuncular, birinin satranç taşlarını idare ettiği gibi, diğerlerini idare etmek isteyen insanların kendileridir. Aşağıdaki parça, George Eliot’un Felix Holt’undandır:

Eğer bütün satranç taşlarının az çok küçük ve kurnazca tutkuları ve akılları olsaydı; eğer yalnızca rakibinizin taşlarından değil, kendinizinkilerden de pek emin olmasaydınız; eğer Şövalye’niz gizli gizli kendisini yeni bir kareye sürebilseydi; eğer Fil’iniz, Rok’unuzdan nefret ederek, Piyon’larınızı tatlı sözle yerinden edebilseydi ve eğer Piyon’larınız, Piyon oldukları için sizden nefret ederek, tayin edildikleri görevlerini yerine getirmeselerdi ve siz de aniden şah-mat olsaydınız, nasıl bir satranç oyunu olacağını hayâl edin. Tümdengelimli muhakeme konusunda en ileri görüşlü kişi olabilirdiniz, ancak yine de kendi Piyon’larınız tarafından yenilebilirdiniz. Eğer matematiksel hayâl gücünüze küstahça güvenseydiniz ve muhteris taşlarınızı küçük görseydiniz, özellikle büyük olasılıkla yenilirdiniz.

Ancak, bu hayâlî satranç, bir insanın arkadaşlarına karşı oynaması gereken ve başka arkadaşlarının kendisinin araçları olduğu bir oyuna çok benzemektedir.

Zamana yolculuk

Tanrı ve Şeytan

Bazen oyuncular Tanrı ve Şeytan’dır. William JamesDeterminizm İkilemi isimli makalesinde bu tema ile oynaşır ve H. G. Wells eğitimle ilgili güzel romanı Ölümsüz Ateş’in önsözünde bunu tekrarlar. Model aldığı İş Kitabı gibi, Wells’in hikâyesi Tanrı ile şeytan arasında bir konuşma ile açılır. Satranç oynamaktadırlar…

Ama oynadıkları satranç, Hindistan’da doğan, küçük, dahîce oyun değildir; tamamen farklı bir ölçektedir. Evrenin Hükümdarı tahtayı, taşları ve kuralları yaratır; tüm hamleleri yapar; istediği zaman, istediği kadar hamle yapabilir; rakibinin ise, ne var ki, her hamleye hafif bir açıklanamaz hata katmasına izin verilmiştir ve bu da daha fazla düzeltme hamlesi gerektirir. Yaratıcı, oyunun amacını belirler ve gizler ve rakibin amacının, onun akıl almaz projesinde, onu yenmek mi, yoksa ona yardım etmek mi olduğu hiçbir zaman açık değildir. Görünüşe göre, rakip oyunu sürdürebildiği sürece, kazanamamaktadır, ama kaybedememektedir de. Ama, oyunda herhangi bir düşünülmüş planın gelişmesini engelleme konusunda endişe duyar gibi görünmektedir.

Harikalar Diyarında Alice Teklif Ediyormuş!

Ve tepede şenlik vardır

Bazen, tanrıların kendileri, daha yüksek bir oyundaki taşlardır ve bu oyunun oyuncuları da, sonsuz bir daha büyük satranç tahtaları hiyerarşisindeki taşlardır. “Ve tepede şenlik vardır,” der Sereda Ana, James Branch Cabell’in Jurgen’inde, bu temayı açtıktan sonra, “ama çok uzaktadır.”

Alice, bir şey söylemeden ayağa kalkarak kadına saygıyla selâm verdi ve yerine oturdu.

Kraliçe ise çaktığı kazıklan izleyerek yürüyordu. Üçüncü kazığa gelince birdenbire küçük kıza döndü ve “Bir şeyin İngilizcesi aklına gelmediği zaman Fransızca konuş,” dedi. “Sonra yürürken ayaklarını dışarıya doğru bas.”

Kraliçe’nin tavsiyesi

Gerald M. Weinberg, bir mektubunda, Kraliçe’nin tavsiyesi ile ilgili iki ilginç gözlemde bulunmaktadır. Alice’e nasıl bir piyon gibi davranılacağını öğrettiği için, “Bir şeyin İngilizce’sini bilemediğinde, Fransızca konuş” sözü, piyonların capturing en passant (geçerken piyon yeme) hamlelerine bir atıf olabilir (bu numara için İngilizce bir terim yoktur) ve “ayak parmaklarını dışa döndür” sözü, piyonların sağ ya da sol öne çapraz hamlelerle taş yeme yöntemlerine işaret edebilir.

Aynanın İçinden

Aynanın İçinden

“Ayrıca kim olduğunu da sakın aklından çıkarma!”

Şaşkın şaşkın onu dinleyen Alice, kalkıp yine selâm verecekti ama Kraliçe onu beklemeyerek ilerledi. Kadın çabucak bir ilerideki kazığa geldi.

Bir an orada durarak, “Allaha ısmarladık,” diye seslendi. Sonra koşarcasına son kazığın yanma gitti.

Alice, ondan sonra her şeyin nasıl olup bittiğini bir türlü anlayamadı. Fakat Siyah Kraliçe son kazağın yanına gitmesiyle gözden kayboluverdi.

Minnoş güçlüler

Aynanın içinden

Carroll’ın önsözündeki çizimdeki satranç taşlarının konumuna bir bakış ile, Alice (beyaz piyon) ile Siyah Kraliçe’nin, bitişik karelerde yan yana oldukları görülür. Kraliçe, KR4’e (tahtanın siyah tarafından sayıldığında, Siyah Kral’ın kale sırasındaki dördüncü kare. Bu notlamada, kareler daima, hareket ettirilen taşın yanından başlayarak numaralandırılmaktadır.) hamle yaptığında, problemin ilk hamlesi gerçekleşmiş olur.

Alice satranç oyununda bir piyon haline gelir ve Ayna Dünyası’nın satranç oyununun katı kurallarını yakından takip ettiğini keşfeder. Alice, Ayna Dünyası üzerinde bir dereceye kadar hayali bir kontrole sahip gibi göründüğü gerçeğine rağmen, bir defada yalnızca bir “kare” ilerleyerek hamle yapabilmektedir. Öte yandan, tıpkı bir Kraliçe’nin satranç oyununda çok daha fazla hareketliliğe sahip olduğu gibi, Kraliçe tahta üzerinde hızla hareket edebildiği için “gözden kaybolur” gibi görünmektedir.Alice, bir piyon olarak, çok daha kısıtlı bir hareketliliğe ve görüş hattına sahiptir. Alice, yalnızca satranç oyununda değil, kitabın metninde de bir piyondur. Yazar, Alice’in hareketleri üzerinde mutlak kontrole sahiptir ve sanki o bir piyonmuş gibi öykünün bağlamında onu istediği gibi hareket ettirebilmektedir.

Aynanın İçinden

Aynanın İçinden

3. Bölüm olan Aynalar Ülkesi Böcekleri

At, başını pencereden çıkararak etrafına bakındı. Sonra kafasını içeriye çekerek yolculara durumu haber verdi. “Sadece bir derenin üstünden atlamamız gerekmiş. Bizim lokomotifin sıçramasıymış o.

Herkes bu haberi alınca rahat etti. Fakat Alice, bir trenin zıplayıp sıçradığını duyunca endişelenmişti. Ama kız kendi kendisini teselliye çalıştı. “Eninde sonunda bu tren bizi dördüncü Meydana götürecek ya? Önemli olanı da o. Gerisini düşünmemeliyim.

Ama bir an sonra kız trenin havalanarak uçtuğunu hissetti. Korkusundan eline ilk gelen şeye sarıldı. Bu da karşısında oturan keçinin sakalı oldu.

Trenin sıçraması, Alice’in P-Q4 hamlesini tamamlamaktadır. Carroll’ın orijinal el yazmasında, Alice vagondaki yaşlı bir hanımın saçını kapmıştır, ancak 1 Haziran 1870’te, Tenniel Carroll’a aşağıdaki mektubu yazmıştır:

Lewis Carroll’ın mektubu

Sevgili Dodgson:

Bence, tren sahnesindeki hoplama meydana geldiğinde, Alice’in – yaşlı hanımın saçı yerine – eline en yakın nesne olarak, keçinin sakalını ele geçirmesini pekâlâ sağlayabilirsin. Sarsıntı onları gerçekten de bir araya getirirdi.

Kaba olduğumu düşünme, ama ― eşek arısı bölümünün hiç ilgimi çekmediğini ve nasıl resimlendireceğimi bilmediğimi söylemek zorundayım. Eğer kitabı kısaltmak istiyorsan, bence bu senin için bir fırsattır.

Acele cevap beklentisi ile,

Saygılarımla,

J. TENNIEL

Carroll her iki öneriyi de kabul etmiştir. Yaşlı hanım ve eşek arısı ile ilgili bir on üçüncü bölüm çıkarılmıştır.

O sırada bir geyik yavrusu ağır ağır yaklaştı. Güzel gözlerini iri iri açarak Alice’e baktı. Fakat ondan hiç korkmadığı belliydi.

Fred Madden, bir piyon (‘pawn’) olan Alice’in, burada bir geyik yavrusu (‘fawn’) ile karşılaştığını ve Carroll’ın yinelenen sözcükler oyununda, tek bir harf değişikliğinin pawn’ı fawn yaptığını gözlemlemektedir. Kitabın başındaki, Carroll’ın Oyundaki Karakterler’ine göre, geyik yavrusu satranç oyununda aslında bir piyondur. Muhtemelen, her ikisi de beyaz olan iki piyon, şimdi birbirlerine bitişiktirler.

Alice, Ayna Dünyası’nda istediği yere gidebilmek için kendi üzerinde kontrole sahip olmadığını tamamen anlar. Filler onun çok ilgisini çekmesine rağmen, satranç tahtası üzerinde kalmak ve oyunun kurallarını izlemek için onlarla tanışmaktan vazgeçer. Satranç tahtası üzerinde, hamleleri ölçülü ve tahmin edilebilir hale gelir. Alice’in tren yolculuğu onun üçüncü “kare”yi atlamasını sağlayarak, piyonların ilk hamlelerinde iki kare ilerledikleri gerçeği gibi, onu iki kare ileri sürer. Bu noktadan itibaren, Alice’in hareketi ve coğrafi konumu, kitabın başında verilen satranç diyagramında çizilmiştir.

(Devam edecek…)

Kaynaklar:

“The Annotated Alice: The Definitive Edition” (Martin Gardner, ed./W. W. Norton & Company, Inc., New York: 2000)

http://www.sparknotes.com/lit/through-the-looking-glass/

http://www.smithsonianmag.com/arts-culture/the-64-square-grid-design-of-through-the-looking-glass-24546391/?no-ist

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Gün” bölümü

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Sokak kedilerinin İstanbul’u

Haziran

Hayal, evim ve eşim

Kurtuluş

Avrupa Birliği üyesi ülkeler

organik tarım

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

1972 yılında tüm dünyadaki ekolojik tarım hareketlerini bir araya toplamak için gerekli standart ve yönetmelikleri hazırlayarak; bunları sektörlere aktarmayı amaçlayan IFOAM kurulmuştur. 1980 yıllarında organik ürün ticareti gelişmiş, 1990’ lı yılların sonlarında GDO, deli dana hastalığı gibi etkenlerden dolayı ticareti artmış ve tüm dünyada organik tarım daha fazla ilgi odağı olmaya başlamıştır. Dünyada ilk geniş çaplı yönetmelik Avrupa Birliği (AB) tarafından 1991 yılında EEC 2092/91 ile yayımlanmış ve zamanla bu yönetmelikte değişiklikler yapılmıştır. ABD’ de NOP (National Organic Program) ve Japonya’da JAS ( Japanese Agrıcultural Standards) isimli organik tarım standartları küresel pazar hareketlerini etkilemiştir. Bu yönetmeliklerin dışında özel standartlar da bulunmaktadır. Bunlara; Demeter, Bio-Swiss için Knospe, Bioland, Naturland örnek olarak verilebilir.

Dünyada organik tarım

2010 yılı verilerine göre, organik tarım 2007 yılında 141 ülkede gerçekleştirilirken 2008 yılında bu sayı 154 ülkeye ulaşmıştır. Büyüme en çok Avrupa ve Latin Amerika’da görülmüştür. Kıtalara göre organik tarım alanlarının dağılımına bakıldığında ilk sırada 12,1 milyon hektar alan ile Okyanusya, ardından 8,2 milyon hektar ile Avrupa gelmektedir. Avrupa’ da 9,6 milyon hektarlık alanda doğadan toplama yapılırken bu sayı Afrika için 0,9 milyon hektarlık bir alandır. Ancak Afrika’da 9,5 milyon hektarlık alanda doğadan toplama yapılmaktadır (Şekil 1).

         

Şekil 1. Kıtalara göre 2008 yılında organik tarım ve doğal toplama alanları.

Dünya’daki organik tarım alanlarının 2000-2008 yılları arasındaki gelişimine bakıldığın da tarım alanlarındaki büyümenin oldukça dikkat çekici olduğu görülmektedir (Şekil 2).

Şekil 2. 2000- 2008 yılları arasında dünyadaki organik tarım ve doğal toplama alanlarının dağılımı.

Avustralya 12,02 milyon hektarlık organik üretim alanı ile 1. sırada Arjantin ise 4,01 milyon hektarlık alan ile 2. sırada yer almaktadır. Brezilya 2007 yılının verilerine göre 1,77 milyon hektarlık alana sahiptir.  ABD, Çin ve Hindistan son yıllarda organik tarımda gelişen ülkeler olarak ön plana çıkmaktadırlar. İspanya ise 2008 yılında Avrupa Birliğinde en önemli paya sahip ülke konumuna gelmiştir ( Şekil 3).

Şekil 3. En büyük organik üretim alanına sahip on ülke (2008)

Dünya’da organik tarım yapmakta olan üretici sayısına bakıldığında 340.000 üretici ile Hindistan ilk sırada yer almaktadır. Hemen ardından 180.746 üretici ile Uganda gelmektedir (Şekil 4).

Şekil 4. 2008 yılı işletme sayısı (ilk 10 ülke)

Dünya’da organik olarak yetiştirilen çok yıllık türlere bakıldığında %25 oran ile zeytin ve kahve 1. sırada yer alırken % 23 ile sert kabuklu türler 2. Sırada yer almaktadır. Bu sıralamayı kakao, üzüm ve diğer türler takip etmektedirler(Şekil 5).

Şekil 5. Dünyada organik olarak yetiştirilen çok yıllık türler

Türkiye’de organik tarım

Türkiye’de organik tarım hareketi çiftçiler tarafından değil; Avrupalı organik tarım şirketlerinin aracılığı ile başlamıştır. Organik tarım faaliyetlerine ilk olarak Ege Bölgesi’nde, Avrupalı organik tarım şirket temsilcilerinin,  az sayıdaki üzüm üreticisine organik tarımı tanıtması ile başlanmıştır. 1980’ li yılların ortalarından itibaren Avrupa ülkelerinden gelen talep artışı nedeniyle organik ürünlerde çeşitlilik meydana gelmiş ve organik üretim projeleri tüm Türkiye’de yürütülmeye başlanmıştır. Organik tarım faaliyetlerini başlangıçta yabancı şirketlerin desteğiyle ardından ise yerli organik tarım şirketlerinin organik tarım pazarına girmesiyle üretim ve pazarlama çalışmaları ile sürdürmüştür. 1991 yılından sonra ise AB yönetmeliğine dayanarak devam etmiştir.

Türkiye’de organik tarımın dönüm noktaları

  • 1992, Ekolojik Tarım Organik Organizasyonu (ETO) Derneği kurulması
  • İlk Yönetmelik, 24 Aralık 1994
  • Yönetmelik değişikliği, 29 Haziran 1995
  • Yönetmeliğim tekrardan düzenlenmesi, 11 Temmuz 2002
  • ATÜT’ ün kuruluşu, 22 Temmuz 2003
  • Organik Tarım Kanunu’nun çıkarılması, 3 Aralık 2004
  • Yeni yönetmeliğin çıkarılması, 10 Haziran 2005

Türkiye’de organik tarım yapılan alanlar bölgeler açısından incelendiğinde; Ege Bölgesi organik tarım yapılan alanlar içerisinde % 36.8 ile ilk sırada gelmektedir. Bu bölgeyi sırasıyla Doğu Anadolu Bölgesi, % 20, Akdeniz ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri de % 13.4 ilk sıralarda izlemektedir. Sadece yetiştiricilik yapılan sebze, meyve ve tahıl üretim alanları dikkate alındığında Ege Bölgesi başta olmak üzere Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri’nin ilk sıralarda yer aldığı görülmektedir.

Türkiye’de 2014 yılında ihracatı en çok yapılmış ürünlere baktığımızda miktar olarak ilk sırada en fazla incir ve kuru üzümü görülürken ikinci sırada kayısı ve fındık ürünlerini görmekteyiz. Ekonomik olarak ilk sırada en fazla getiri incir ve fındık ürünlerinden gelirken bu ürünleri kuru üzüm ve kayısı ürünleri ikinci sırada takip etmektedirler(Tablo 1).

ÜRÜN MİKTAR(kg) TUTAR ($) % KG % $
İNCİR VE İNCİR ÜRÜNLERİ 4.523.936 21.626.691 29,09 27,5
FINDIK VE FINDIK ÜRÜNLERİ 1.642.488 17.046.378 10,56 21,6
KURU ÜZÜM 4.118.835 13.557.823 26,48 17,2
KAYISI VE KAYISI ÜRÜNLERİ 1.975.009 11.102.466 12,70 14,1
MEYVE VE MEYVE ÜRÜNLERİ 1.292.370 8.595.480 8,31 10,9
PAMUK VE TEKSTİL ÜRÜNLERİ 132.447 1.814.432 0,85 2,3
ANTEP FISTIĞI 21.807 854.089 0,14 1,1
MERCİMEK VE ÇEŞİTLERİ 365.123 709.020 2,35 0,9
KEBERE 76.125 604.698 0,49 0,8
BUĞDAY VE BUĞDAY ÜRÜNLERİ 845.340 364.871 5,44 0,5
SEBZE VE SEBZE ÜRÜNLERİ 56.256 347.835 0,36 0,4
CEVİZ 22.258 343.069 0,14 0,4
TOPLAM 15.071.994 76.966.852 96,9 97,7
GENEL TOPLAM (DİĞERLERİ DAHİL) 15.552.638 78.779.537 100 100

Tablo 1: 2014 yılında en çok ihracatı yapılan ürünler

Türkiye’nin organik ürün ihracatı yaptığı ülkeler

Türkiye’de 2014 yılında en çok organik ürün ihracatı yaptığımız ülkelere baktığımızda ilk sırayı ABD ve Almanya alırken ikinci sırayı Fransa ve Hollanda almaktadır. Bu sıralama Hollanda ve İsviçre ile devam etmektedir(Tablo 2).

2015 ihracat verilerine bakıldığında ise en fazla ABD, İngiltere, Almanya ve Hollanda’ ya yapılmış ve bu ürünler çoğunlukla kuru kayısı, kuru incir ve fındıktan oluşmaktadır (TC. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı,2017).

ÜLKE MİKTAR (KG) TUTAR ($) % DEĞER
ALMANYA 3.335.466 19.248.646 24,4
BİRLEŞİK DEVLETLER 3.782.712 19.053.760 24,2
FRANSA 1.488.675 8.507.402 10,8
HOLLANDA 1.254.091 7.075.308 9,0
İSVİÇRE 1.190.599 6.217.360 7,9
BİRLEŞİK KRALLIK 998.137 4.446.227 5,6
İSVEÇ 808.811 4.360.203 5,5
İTALYA 389.770 2.775.607 3,5
JAPONYA 296.571 1.910.147 2,4
DANİMARKA 250.452 1.201.498 1,5
AVUSTRALYA 211.130 1.038.758 1,3
BELÇİKA 136.720 471.784 0,6
TOPLAM 14.143.134 76.306.700 96,9
GENEL TOPLAM(DİĞERLERİ DAHİL 15.552.638 78.779.537 100

Tablo 2: 2014 yılında en çok organik ürün ihracatı yapılan ülkeler

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Konuşmak

Kaos ve Aşk

Zamana yolculuk

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Sokak kedilerinin İstanbul’u

Türkiye inşaat sektörü konusunda neden ısrarlı?

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Gün” bölümü

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Alice kitaplarında Darwinci hiciv 5. Bölüm

ihtimaller

İhtimaller

Hakan Baltacı, dergimizde ikinci şiirini de yayınladı. Konuşmak isimli şiiri ile okuyucuların beğenisini kazanan Baltacı, ihtimaller isimli şiiri ile yeniden okuyucularıyla buluşuyor.

Hakan Baltacı’nın tüm eserleri

İhtimaller

Bir arıyım diyelim, sen de benim balım.
Çiçekler benim arkadaşım,
Onlara bir soru sordum;
Acaba elini tuttuğumda boşta kalan elinde kalır mı aklım?

Bir karıncayım diyelim, sen de benim sırtımda taşıdığım ekmeğim.
Ağustos böcekleri benim düşmanım.
Herkesten saklarken seni, onlara baktım.
Sonra sazlarını kırdım.

Bir şairim diyelim, sen de benim en sevdiğim şiirim.
Kılıçlar benim korkum.
Ya yazarken seni, kalemim kılıçtan keskin değilse?
Ya bir orduyu kalemimle kesmem gerekirse?

Ben hayatım diyelim, sen de benim biricik kısa ömrüm.
Gözlerin benim celladım.
Delice bakmak isterken, giyotini boynuma indirme…
Lütfen gitme…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Kirli Melek

Rahip

Ölüm

Benim Hikayem Biterken Başladı

Toprak ana

Haziran

İlgi çeken denemeler:

Organik Tarım

Yakup Cemil kimdir?

Hayal, evim ve eşim

Sokak kedilerinin İstanbul’u

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Zihnimden sesleniyorum: üşüyorum

boşluk hissi

Boşluk hissi

2000’li seneler insanların mutsuzluğa saplanması için uygun koşulları yaratıyor. Boşluk hissi nedir? İnsanların bu histen kurtulması kolay değildir. Yaşam modelini değiştirebilmek gereklidir. Yaşadığımız kentler kalabalıklaştıkça yalnızlığımız artıyor. Oturduğumuz binada oturan sayısı arttıkça selamın sabahın kesilmesi de artıyor. Hızlı tüketime dayanan sistem, toplumun yalnızlaşmasının tuzu biberi oluyor. Yalnızlık yazılar yazıyor, yalnızlık şarkıları söylüyoruz. Ancak boşluk hissi ve yalnızlıktan kurtulmak için somut  hiçbir şey yapamıyoruz.

Evimizdeki Konsomatris

Boşluk hissi

İletişim araçlarının gelişmesi, iletişimin azalmasına neden oldu. Boşluk hissi her geçen gün insanları bir yılan gibi sarıyor. Özellikle gençlik yıllarında bu zehirli hissiyat duygu dünyasını sarıyor. Belki de eskilerin genç yaşta evlendirilmelerinde bu histen koruma isteği yatıyordur. 20 yaşında kucağına evladına alan bir erkek, boşluk hissine kapılma fırsatı bulmadan çocuğunu büyütme derdi ile boğuşmaya başlıyor. Çocuğunu büyütürken bu tür düşüncelere fırsat dahi kalmıyor. İnsanın içini kemiren bu his, işsizlik ve ekonomik sorunlar ile birleştiğinde sorunları arttırıyor.

boşluk hissi

boşluk hissi

Oğuz Atay’ın karakterlerinin yaşama bağlanma konusunda yaşadığı sorunlar da benzer niteliktedir. Ancak Atay’ın kahramanları ekonomik açıdan büyük sorunlar yaşamaz. Madde değil, mana eksikliği ile yaşama bağlanma sorunu artar. Klasikleşen eseri Tutunamayanlar’da ise bu boşluğu daha net hissedebiliyoruz.

Kaos ve Aşk

Boşluğa düşen insan uçlarda dolaşır

Boşluk hissi yaşayan insanlar genellikle düşüncelerini uç noktalara taşımaya yatkın oluyorlar. Bu hissiyatın etkisindeki insanlar, siyasi görüşlerinde uç noktalara doğru siyasi serüvenlerini sürükler. Merkez sağ politikaları destekleyen sıradan bir seçmen, bu hislerin etkisi ile ırkçı politikaları destekleyen bir radikal görüşlüye dönüşebilir. Bir diğer cepheden örnek vermek gerekir ise sosyal demokrat politikaları savunan bir insan, boşluk hissi ile radikal sol terör örgütlerinin en azılı militanlarından olabiliyor.

Sokak kedilerinin İstanbul’u

İkili ilişkilere sirayet eder

Sağlıklı insan ilişkileri olan insanlar, boşluk hissi ile kıskançlık krizleri ile partnerine yaşamı zindan edebilir. Sevgi ve aşkı radikalleştirerek romantizmin doruklarına ulaşır. Romantik düşünceler, akılcı düşünceleri etkisiz hale getirerek insanı bir canavara dönüştürebilir. Aşırı duygular ve düşünceler tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Aşırı duyguların sonucunda cinayetler, tecavüzler ve kıskançlık krizleri görülebilir.

boşluk hissi

boşluk hissi

Akılcı düşünebilen bir insan, tecavüzün duygusal açıdan bir değer ifade etmediğini ve karşısındaki insan açısından hiçbir değer taşımadığını bilir. Ancak aşırı duygular ile yapılan bu utanç, insanı bir canavara dönüştürür. Aşırılıktan uzak kalmak, soğukkanlı ve akılcı yaklaşımın bir sonucudur. Boşluk hissi yaşayan insanlar, radikal düşünceler ve duygular ile mest olmaya yatkın olur. Bu nedenle, benzer hisleri yaşayan bir başkası ile tehlikeli bir ikili olabilir ve birbirlerinin daha da yalnızlaşmasına neden olabilirler.

Öteden

Yalnızlık

Hayatı boyunca yaşam amacını somutlaştırmayı beceremeyen insan, yalnızlık duygusu ile iç dünyasında cehennemi yaşar. Sessiz çığlıklarını hiç kimsenin duymadığını bilmek, hırçın ve geçimsiz bir insan olmasına yol açar. Hırçın ve geçimsiz oldukça yalnızlığı artar. Yalnızlığı arttıkça hırçın ve geçimsizliği de artar. İçinde cehennemi yaşayan bir insan kesinlikle çevresine cenneti göstermez. Göstermek istemez. Yaşadığı hırçınlık ve öfke, sevdiği insanları dahi mutsuzlukla cezalandırmasına neden olur.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Toprak ana

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kirli Melek

Rahip

Kurtuluş

Haziran

Hey taksi!

Ölüm

Benim Hikayem Biterken Başladı

Benim Öyküm

bilmiş ve ermiş

Bilmiş ve ermiş

Abdurrahman Onur Çalışır, Herkes Dergisi bünyesinde yazmaya başladı. Bilmiş ve ermiş hikayesi, Çalışır’ın dergimizdeki ilk eseridir.

Bilmiş ve ermiş

Şadırvanda abdestini tazeleyen Muhyiddin yavaşça güneş saatine doğru ilerledi. Saati tespit ettikten sonra bir süre daha beklemenin uygun olacağını düşündü. Camiinin avlusunda, gölgede otururken yılın ilk Cuma namazının 5 Muharrem’de olacağını hatırladı. 2 gün var daha, dedi avludaki güvercinleri seyrederken. Nedendir bilmez ancak yılın ilk cumasını çocukluğundan beri önemserdi. İlk Cuma nasıl başlarsa sene öyle devam eder diye düşünüyordu. 1034 senesinin ilk cumasını da bu heyecan içerisinde bekliyordu. Bu düşünce deryasından çıkıp başını yukarıya doğru çevirdiği sırada minaredeki Abdurrahman’ın kendisine baktığını gördü.

Güneş Adana’da her daim yakardı

Müezzin Abdurrahman ezanı okumak için Muhyiddin’den işaret beklemekteydi. Muhyiddin muvakkitliğe başladığından beri namaz vaktinin girdiğinden emin olsa bile bir süre beklerdi. Mevsim yavaş yavaş yerini sonbahara bıraksa da, güneş Adana’da her daim yakardı. Abdurrahman’a bakan Muhyiddin, delikanlıyı bu sıcakta daha fazla bekletmek istemedi ve saate bir kez daha baktıktan sonra okuması için işaret verdi. Abdurrahman’ın Allah-u Ekber nidasını duyan esnaf, eşraf ve o gün tefsir derslerinde ‘Namazlara ve özellikle orta namaza[ikindi] devam edin!’ ayetini işleyen medrese öğrencileri camiiye doğru hızlı adımlarla ilerlediler. İmam Üveys’in kıldırdığı 8 rekatın sonunda cemaat, tesbihatı da eda ettikten sonra gönül rahatlığıyla dağıldı.

Abdurrahman her vakit sonrasında yaptığı gibi camiinin de dahil olduğu bu külliyeyi yaptıran Ramazanoğlu ailesinin ölmüş fertlerine Fatiha gönderdi. Kısa bir süre sonra ağabeyi olarak gördüğü Muhyiddin ile beraber camiinin doğu kapısından dışarı, toprak yola çıktı. Abdurrahman, Memlûk mimarisini yansıtan bu kapıyı Osmanlı tarzındaki batı kapısına nazaran daha çok severdi. Hayran hayran baktığı sırada Muhyiddin, geride kalmaması için kendisine seslendi. Beraberce medreseye doğru yöneldiler. İçeriye girdiklerinde aşina bir manzara ile karşılaşmışlardı; Hoca Kenan etrafına topladığı öğrenciler ve diğer müderrisler ile beraber hararetli bir şekilde sohbet ediyor, durmadan kesin önermeler ve genellemeler savuruyordu.

Kenan medrese sisteminin bozulmaya başladığı dönemin adamıydı. Öğrenciler ve ahali arasında beşik uleması olduğu kulaktan kulağa dolaşsa da yüzüne karşı bunu haykıran hiç olmamıştı. Biraz daha yaklaştıklarında bu hararetli konuşmanın konusunun şeriat-tarikat çatışması olduğunu anlamışlardı. Kenan, müderrisliğinden aldığı ücretle kendisini şeriatin safında görüyor ve tarikat ehlini hakir görüyordu. Hem dedi, bu tarikat dediğiniz şey bid’attir. Ne o öyle dans etmeler, dönmeler filan. Maazallah benden uzak olsun! Allah bizi ilim-irfan çizgisinden, sırat-ı müstakimden ayırmasın. Amin

Rezaletini, cahilliğini siz de görün

Kenan uzun uzadıya anlattıktan sonra ridasını toplayarak dışarı doğru yöneldi –dinleyiciler de onunla beraber. Medresenin ana giriş kapısından sağa doğru dönerek şehrin doğu kapısına doğru gidecekti. 5-10 adım atmıştı ki Abdal’ın birinin camii tarafına doğru geldiğini gördü. Başı tıraşlı, yarı çıplak, kulağında küpesi, belinde baltası ve tahta kaşığı, sırtında deri torbası, elinde tasıyla sadaka istemekteydi. Koca kitapta aradığı bir kelimeyi bulmuşcasına sevindi. İşte şimdi fikrimi isbatın tam zamanıdır, göster kendini Kenan, dedi içinden. Bakın, dedi, şu adamın haline. Gelin beraber hasbihal edelim de sefaletini, rezaletini, cahilliğini siz de görün. Kalabalığın üzerine doğru geldiğini gören Abdal kaskatı durdu birden. Selamun aleyküm! dedi Kenan ciddi bir ses tonuyla. Aynı tarzda karşılık verdi derviş:

– Ve aleyküm es-selam.

– Kimsin, necisin, nereden gelir nereye gidersin? dedi Kenan.

Namım Yusuf’tur. Irak-ı Acem ve Arab’ı gezerim. Garip bir derviştir bencileyin. Haydan geldim Hu’ya giderim.

Derviş’in son cümlesine karşılık içinden, sanki biz şeytana gideceğiz, dedi Kenan alay edercesine.

– Yahu derviş, madem bunca diyarları gezersin o zaman ne diye tedariksiz yola çıkarsın?

Bak üstün başın harap, vücudun bitap belli ki karnın da aç. Bu sözlere çok alışık olan Abdal Yusuf karşılığı manzum olarak verdi:

– Sufi! Ne gözüm yaşına ne ‘ah’a sığındım,

Ben yeri göğü yaratan Allah’a sığındım.

Ya İlahî, dâr-ı gurbette bizi âc eyleme,

Âc edersen gam değil, nâmerde muhtâc eyleme!

Beklemediği bu cevap karşısında Hoca Kenan, dervişin sözlerine değil söyleyiş şekline takıldı:

Görürsünüz işte, bu dervişler 3-5 satır bir şeyler ezberlerler de milletten sadaka dilenerek yaşarlar. Sen onu bunu boş ver. Gel bizim beyimize götürelim seni de bir güzel doyursun. Hem yanında ben olduğum için o sofrada pişman da olmazsın! dedi gülümseyerek.

Yusuf bu sefer Arapça bir beyitle karşılık verdi muhatabına:

– Lâ te’kulûne min ahbâz-is selâtîn,

Fe-innehû dumû’ul mesâkîn.(1)

İlk defa görüyorlardı

Abdal’ın bu sözleri Hoca Kenan’ı ve Arapça bilen öğrencilerin yüzlerinin renkten renge girmesine sebep olmuştu. Daha önceden bu gezer dervişlerin isyankar ve sivri dilli olduklarını duymuşlardı ama ilk defa görüyorlardı. Hoca Kenan yine söyleyişe takılarak şöyle söyledi:

– Bre cahil meczup! Arapça bir beyit okuyarak bizlerin gözünü boyayabileceğini mi zannettin? Bir çok mürekkep yalayıp yutmuş insanlarız! Karşında alim insanlar var!

Derviş Yusuf bir kez daha cevabını manzum olarak verdi:

– Bu nükte bilinmez kinâyât ile,

Bu hikmet duyulmaz İşârât(2) ile.

Açılmadı bir kimseye bu kapı,

Ne Miftâh(3) ile ne Fütûhât(4) ile.

Yusuf’un verdiği cevap bu eserleri ismen de olsa bilen insanlarda büyük bir etki yapmıştı. Artık  Yusuf ile baş edilemeyeceğini Kenan da onlardan birisiydi. Ancal kibir pes etmez hiçbir zaman. Onun esiri olan Kenan da etmedi:

– Uyanık derviş seni! Ben sizin gibileri çok iyi bilirim. Böyle nağmeler söylersiniz ama belinizdeki baltayla kim bilir kaç mazlumun kanına girmişsinizdir. Torbanızdaki otlarla, sadakalarla aldığınız meylerle kim bilir kaç namaz vaktini serhoş olarak geçirmişsinizdir.

Sizin gibileri ne güzel anlatır Vahidî: Kafir imana gelür gelmez ışık / Kafirde var kabiliyet, bunda yok. / Bu recadan çıktı, o havf içindedir. / Bunun üzre el-hakk anın fazlı çok.

Bunca lafı deviren Abdal Yusuf’un elbet buna karşı verecek bir cevabı vardı. O yine kendisine yakışanı yaptı:

Ey fetva sahibi çalışkanız biz senden,

Bunca sarhoşluğa rağmen daha ayığız senden.

Sen halkın kanını içiyorsun, biz üzümün kanını;

Biraz insaflı ol, biz mi hunharız senden?

Ömer Hayyam’ın rubaisi

Hayyam’ın bu rubaisini işiten Hoca Kenan yarım ağız bir şeyler söylemek geldiği yere doğru geldiğinden daha hızlı bir şekilde geri gitti. Kenan’ın bu sinirini gören dinleyiciler de dağıldılar yavaş yavaş. Sonra Abdurrahman ile Yusuf kaldı bir başına. Saygı ile selam veren Abdurrahman cebinden birkaç akçeyi çıkardı ve dervişe doğru uzattı. Dervişin tasını kaldırdığı sırada;

– Bu sadakayı vereceğim. Ama karşılığında senden bir şey isterim.

Yusuf kuşağından çıkardığı bir kağıt parçasını Abdurrahman’a uzattı. Abdurrahman parayı tasa koyduktan sonra kağıdı eline aldı ve selamlayarak dervişin yanından ayrıldı. Abdal Yusuf bir kez daha yapacağını yapmıştı:

Şeriat der ki; şu senindir şu benim.

Tarikat der ki; hep senindir yok benim.

Hakikat de der ki; ne senindir ne benim.

***

1. Devlet adamlarının ekmeklerini yemeyiniz,
Çünkü o yemekler yoksulların göz yaşlarıdır.
2. İbn Sina’nın felsefe eseri.
3. Sadreddin Konevî’nin tasavvuf eseri.
4. Muhyiddin İbn Arabî’nin tasavvuf eseri.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Kirli Melek

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Kurtuluş

Rahip

Ölüm

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Hikayem Biterken Başladı

Toprak ana

Zamana yolculuk 8. bölüm

Herkes Dergisi yazarı Mehmet Başkan‘ın öykü dizisi olan Zamana Yolculuk, 8. bölümü ile devam ediyor. Zamana Yolculuk serisini daha iyi kavrayabilmek için ilk 7 bölümü okumanızı öneririz. Zamana Yolculuk, kahraman bakış açısı ile yazılan bir öyküdür. 2017’de başlayan serüven, 1980 yılında Kadıköy’de devam ediyor. 1980 atmosferini ve aile ilişkilerini anlayabilmek adına önemli bir öykü olarak görülüyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

Zamana Yolculuk

1980’e gelişimin üzerinden çok kısa süre geçmesine rağmen kendimi bir koşturmacanın içerisinde buldum. Müslüm ağa benim etimden ve sütümden faydalanmayı ihmal etmiyor. Dedemin ağzından iki kelime alabilmek için her gün saatlerce lokantada çalışıyorum. Kebap konusunda bilgili olduğumu zannederdim ama bu deneyimden sonra geçmişteki bilgilerimin çok yüzeysel olduğunu öğrendim.

Dedem, babam ve amcam her gün lokantada oluyorlar. Babam ve amcam dükkanda olmalarına rağmen iş konusunda pek bilgi sahibi değiller. Hatta babamın işten kaytardığını da çok rahat söyleyebilirim. Oysa ben babamdan gençliğinde çok çalışkan olduğunu ve lokantacılıkta çok iyi olduğunu dinledim. Senelerce benim yetersizliğim ve babamın ustalığı üzerinden evde konuşuldu. Babam ve amcam arasında yalnızca bir yaş fark olmasına rağmen amcamın daha bilgili olduğunu söyleyebilirim.

Henüz tam olarak nedeni konusunda emin değilim. Ancak babam ve amcamın ayrılıklarında amcamın bilgili, babamın ise despotluğunun rol oynadığını tahmin ediyorum. Dedemin işten elini eteğini çekmeye başladığı dönem, babam ve amcamın köprüleri attığı döneme tekabül ediyor. Zaten kısa bir süre sonra amcam kendi lokantasını açtı. Farklı bir lokanta açarak dedemin lokantayı babama bırakmak da dedeme bir meydan okuma olarak anlaşılıyor. En azından ben Müslüm ağa olsam öyle algılardım.

Sosyalizm ve çeşitleri

Servet ve etik

Urfa Aktaş Lokantası’nı Kadıköy’de babama bırakma fikri dahi amcamın cesareti ve kendisine güvenini gösteriyor. Mülkü dahi dedemin olan bir dükkandan feragat ederek Üsküdar’da dükkan kiralayıp Urfalı İhrahim’in Yeri’ni açmak cesaret gerektirir. Dedem ve babam hırs konusunda birbirlerine çok benziyorlar. Ancak amcam ile babamın ayrıldıkları nokta etik oluyor. Amcam etik kuralları ve vicdanı ile hareket ederken babam için iktisadi çıkarlar önceliklidir. Babam için para çok daha önemliydi. Ancak babam toprağın altındayken amcam kendi açtığı dükkanında para kazanmaya devam ediyor. Hatta servet bakımından amcam daha da iyi durumda.

Her gün ailemi düşünerek uyuyakalıyorum. Dükkanı kapattıktan sonra eve gelince babaannem ve halalarımı görme fırsatı buluyorum. Akşam yemeği ve kahve faslı dışında da beraber zaman geçirebiliyoruz. 2017’de olduğu gibi Araplaşmış bir yapı yok. Tam tersine siyasi ve toplumsal kutupların tamamı tabir-i caiz ise milli diyebilirim. Akşamları dışarı çıkıyorum. Feneryolu gençleri ile sohbet etme fırsatı buluyorum. Feneryolu gençleri dediklerim de çocukluğumda amca dediğim insanlar.

Organik toplum ve milliyetçilik

Fenerbahçeli futbolcular forma için oynuyor

Fener maçlarını izleme fırsatım olmuyor. Sevgili hocam diyen Yayıncı Kuruluş sembolü adamın sesi yok, Fenerbahçe’nin kadrosu da forması da oldukça farklı. Fenerbahçeli futbolcular Sarı Lacivertli forma için oynuyor, Ortaköy ve Nispetiye’deki lüks mekanlarda viski açtırmak için oynamıyor. Baba yadigarı Fenerbahçe’nin maneviyatının yüksek olduğu dönemlerde olmanın da tadını çıkarmak gerekiyor. Sonuçta giydiği formaya aşık futbolcuları 2017’ye döndüğümde istesem de bulamam.

Fenerbahçe neden başarısız

Ertelenen darbe ve siyasi olaylar

Gazete manşetlerinde her gün siyasi belirsizlikler, fail-i meçhul cinayetler manşet oluyor. Zaman zaman Kadıköy’den de cinayet haberleri geliyor. Dedemin Adalet Partisi’nden dostlarından duyduğuna göre bu kötü gidişatı ordunun sona erdirme ihtimali varmış. Partiden dedemin bir arkadaşı, orduda üst düzey bir komutanmış ve darbenin 1979’da gündeme geldiğini söylemiş. Ancak uygun koşullar oluşmadığı için darbeyi ertelemişler. Ertelenen bir darbe, siyasi belirsizliğin uzatılması olarak algılanıyor. En azından dedem ve diğer esnaflar bunu konuşuyorlar. Memleketin anarşistlerden çok çektiğini söylüyorlar. Mersinli bir esnaf bunlar konuşulurken demokratik yollar ile sorunların çözülmesi gerektiğini ve hiçbir şekilde darbelerin kabul edilemeyeceğini söyledi. Mersinli esnafın bu sözleri üzerine dedem hiddetle bağırdı.

zamana yolculuk

zamana yolculuk

-Sağcısı da, solcusu da artık durmak zorunda. Bir avuç bebenin kahramancılık oyununa kurban gidemez bu ekonomi. Senelerdir bu küçük kahramanlar yüzünden krizler bitmiyor.

Dedemin bu sözleri üzerine Mersinli esnaf ile dedem arasında bir sürtüşme oldu. Diğer esnaflar ayırdı ikisini de. Burada komşusunuz, birbirinizden başka kimseniz yok tarzı sözler ile tartışmanın kavgaya dönüşmesine engel oldu.

Dedem dükkana girdiğinde hem kasayla oynuyor, hem küfürler ediyordu. Barut gibi olan dedem hırsını bir türlü alamadı. Nazmiye Hanım’dan daha çok sevdiği Demirel’e bile saydırdı. Sağcı bebeleri yeteri kadar dizginlemediğini, şımarttığını söyledi. Tabi solcular hakkında ağza alınmayacak sözlerinden bahsetmiyorum bile. Dükkanda hiçbir solcu çalışan barınamazdı. Bu laflara göz yummak gerçekten bir sosyalist için zor olurdu. Hesapta yanlış olduğunu fark eden dedem birden babama küfürler yağdırmaya başladı. Babamın efelenmesi üzerine bir tane tokat yapıştırdı.

Yeni otoriteryanizm ve Latin Amerika

Veliaht Prens muamelesi ve tokat

Babam tokadı yedikten sonra sinirli sinirli zerzevat yıkamaya başladı. Dedemin tokadı sonrası dükkandan çıkmak dahi bir meydan okuma olarak anlaşılırdı. Her ne kadar Veliaht Prens muamelesi yapsa da, İhsan Aktaş da olsa başkası da olsa Müslüm Aktaş’ın otoritesi altında boyun eğmek zorundadır. Bu düzeni kabul etmeyen çeker gider, tıpkı 1998’de amcamın çekip gittiği gibi.

Sorunlu bir insan olduğumu düşünürdüm, toplumla yaşadığım tüm sorunların merkezinde bu kabullenişin verdiği mesafe yatıyordu. İçinde bulunduğum ortamda sağlıklı bir birey olduğumu dahi düşünmeye başladım. Senelerce kendime haksızlık yapmışım. Aktaş ailesinde sorunun temelinde anne-evlat, baba-evlat ve karı-koca ilişkilerinin doğru bir şekilde yapılandırılmaması yatıyor. Bir insana tahammül etmenin olumlu bir hareket, hatta fedakarlık olduğu düşüncesi dayatılıyor. Elbette ilişkinin zayıf halkasına bu görüş işleniyor. Yoksa dedemin babama katlanması, babamın babaanneme katlanması gibi bir durum kesinlikle söz konusu olamazdı. Sonuçta böyle bir durum onların otoritelerine zarar verebilir. Bu nedenle, 2017’nin görgüsüz tabiri ile söyleyecek olursak adamlığa sığmaz.

Bireyci anarşizm ve John Locke

Aynısını bize yaptı

Babamın 21 yaşındayken dahi dedemden dayak yediğini gördükten sonra babamın çocukluğumda beni gereksiz yere dövmesini daha iyi anlıyorum. Çeşitli bahanelerle beni döverdi, hatta annemi son birkaç senesine dek dövmeye devam etti. Dedem kendisinin ruhunu ve benliğini ne kadar ezdiyse aynısını bizlere yaptı. Ölmeseydi yapmaya da devam edecekti. Babamın beni dövmesini gereksiz veya gerekli diye ayırıyorum. Orta Doğulu bir ailenin çocuğu olarak bilinçaltımda aile içi şiddetin meşrulaştırabilme konusunda uygun bir zemine sahibim.

Babamın beni dövmesini hiç kimse yokken kabul edebiliyordum artık. Alışmıştım dayak yemeye. Ancak insan içinde bana vurduğunda yalnızca etim acımıyordu, insanlığım ve benliğim acıyordu. Eşitler arasında eşitliği bozan en zayıf halka halini alıyordum. Sonuçlar da ortada, içerisinde bulunduğum toplumda işsiz ve beceriksiz bir insan olarak hayatta kalmaya çalışıyorum.

Babamın yediği tokat, eziklik hissi ile geçen 28 senemin nedeni gibiydi. O tokat ile yalnızca babam zarar görmedi. O tokatlar nedeni ile ben ve annem de zarar gördük. Annemin insan içine çıkmaya dahi ürken ve asosyal biri olmasında babamın bu yaşadıkları da etkili oldu. Yüz yıldır, belki bin yıldır devam eden bu aile içi şiddet, bir çığ gibi sağlığımızı çaldı. O tokadın insan için ne anlama geldiğini, bin yıllık bir acıyı yanaklarında hissedenler bilir.

9. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kirli Melek

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Rahip

Ölüm

Toprak ana

Benim Öyküm

Benim Hikayem Biterken Başladı

Hey taksi!