Alice Kitaplarında Darwinci hiciv – 1. Bölüm

Carroll’ın Darwinci evrime parodik yaklaşımı

İlk net Darwinci ânımız, Alice’in kendisinin oluşturduğu, tüm hayvanların ortaya çıktığı anlaşılan deniz gibi tuzlu, ilk evrim çorbası olan göz yaşı gölüne düştüğü Harikalar Diyarı’nın başlangıcında gelir.

En iyi şekilde, Alice kitaplarında, özellikle de Darwin’in fikirlerinin dolaylı fakat kapsamlı olarak eleştirildiği Alice Harikalar Diyarında’da bulunur. Her iki Alice kitabı, Türlerin Kökeni‘nin inceleme kopyaları ortaya çıktığı anda başlayan, Darwin’in fikirlerine karşı en kapsamlı ve en yoğun karalama dönemi içinde yazılmış ve yayınlanmıştır. Her iki Alice öyküsü boyunca, canlıların evrimi, dejenereleşmesi ve tükenişi, en güçlünün hayatta kalma konusunu karşıt bir biçimde anlatmaktadır; bu nedenle Carroll, öykülerinde, Taklit Kaplumbağa, Grifon ve Jabberwock gibi hicvin öğeleri yoğun bir biçimde ifade edilen melezleri, Dodo Kuşu gibi nesli tükenmiş yaratıkları ve Tereyağlı ekmek sineği gibi yok olma eşiğindeki canlıları içerir.

Kirli Melek – 3

Birçok eleştirmen Carroll’ın hicivlerinin Darwinci fikirlerin ardında yatan anlamları ele aldığına dikkat çekmiştir.

Ben; Carroll’ın Darwin’in teorileri için yaptığı kusursuz küçümsemenin bir kez kavrandıktan sonra, hicivlerin ifade ettikleri şey hakkında daha net bir fikre sahip olunacağını iddia edeceğim.

İşte bu yüzden

En Güçlünün Hayatta Kalması

İlk net Darwinci ânımız, Alice’in kendisinin oluşturduğu, tüm hayvanların ortaya çıktığı anlaşılan deniz gibi tuzlu, ilk evrim çorbası olan göz yaşı gölüne düştüğü Harikalar Diyarı’nın başlangıcında gelir. Burada, gizemli bir şekilde, canlılar da ortaya çıkar. Alice’in ilk arkadaşı fare olur, ancak yanlışlıkla “bu kadar iyi bir fare avcısı” olarak tanımladığı kedisi olan Dinah’ı düşünerek, Fare’yi korkutur. Bu nedenle, bu an, Darwinci kuramın karşı iddiası veya onaylanması değil, daha ziyade Darwin’den önce yazılan doğal tarihçilerin kapsamlı bir teması ve elbette Darwin’den önceki (ve sonraki) tüm insanlar tarafından bilinen bir varoluş gerçeği olan, “dişe diş, kana kan doğa” düşüncesinin Alice kitaplarındaki birçok çağrışımının ilklerinden biridir.

Ruhumun keşfi

Kısa bir süre sonra,

birçok canlı göle girer; “Gölün, içine düşen kuşlar ve hayvanlarla oldukça kalabalık” hale gelmekte olduğu bize söylenir. Hayvanların hepsi kaza eseri oradadır, tamam – ama Darwin’in öngördüğü rastgele şans eseri değil, bir çocuğun anlayabileceği bir kaza türü eseri olarak – kayarak içine düşmüşlerdir. Kalabalık, “Bir Ördek ve bir Dodo Kuşu, bir Kırmızı Papağan ve bir Kartal Yavrusu, ayrıca diğer birçok ilginç yaratık” içermektedir; birlikte, cins ve türlerden oluşan tuhaf bir hayvanat bahçesi oluştururlar. Carroll’a ait bu sahnenin çizgi filmleri, adı geçen hayvanlara ek olarak, bir yengeç ve daha da önemlisi bir maymun içerir ki, bu her iki ekleme, bu sahneye ait Darwinci bir yorumu güçlendirir; hem yengeç hem de maymun, Tenniel’in sahneye ait çizimlerinde de bulunur.

Zamana yolculuk

Yaratıklar, ıslak ve rahatsız olmuş bir biçimde kıyıya yüzerek, aborjin Yaşam Havuzu’ndan karadaki yaşam denemelerine geçişin canlı bir örneğini oluştururlar.

3. Bölüm’de, nasıl kuruyacaklarını anlamaya çalışmaları gerekir ve böylece yeniden ortaya çıkmış olan Fare, “Bildiğim en kuru şey” olarak adlandırdığı şeyi okuyarak yardım etmeye çalışır; bunun, Havilland Chepmell’in Tarihin Kısa Süreci (1862) adlı eserinden Fatih William ile ilgili bir bölüm olduğu ortaya çıkar. Ben Carroll’ın burada, Darwin’in evrim ilerlemesine ilişkin fikirlerinin, Chepmell’in Thomas Macaulay’ın İngiltere Tarihi (1848) adlı klasik örneğine uygun kitabında bulunabilecek, kendisini takdir eden Whig tarihinin başka bir biçimi olarak anlaşılabileceğini savunurdum.

Benim Öyküm

Başka bir deyişle, 19. yüzyılda var olan hayvanlar,

Fatih William tarafından başlatılan tarihin mirasçıları olan Whig siyasetçilerinin, Whigci açıklamayla, tarihin Öngörüsünün en iyi sonucu oldukları gibi, Darwin’in mantığı gereğince, çok açık bir biçimde, en güçlü olanlardır. Bununla birlikte, Carroll, bizim, Alice’in veya toplanan hayvanların, Fare’nin “Edwin ve Morcar; Mercia ve Northumbria’nın kahramanları”nın kaderini okumasıyla çok fazla acı çekmemize izin vermez; çünkü yaratıklar 11. yüzyıl tarihinin sıkıcılığı ile huysuzlanırlar ve Dodo Kuşu bunun yerine bir  “Kurultay Yarışı”nı önerir. Bu kurultay yarışı, elbette, İngiliz siyasi sistemi ile alay etmektedir, ancak Carroll’ın buradaki ve diğer yerlerdeki alaycılıkları çokdeğerliklidir. Bu yarış, ayrıca, hayatta kalmak için evrimsel yarışa da benzemektedir.

Kurtuluş

Soyu tükenmiş bir yaratık olan Dodo Kuşu (Dido ineptus) tarafından idare edilen yarış, rastgele yönetilir.

Rastgele olma, yarış pistinin şeklini, başlangıç yerlerini, başlangıç zamanını ve sonunu kontrol eder:

[Dodo Kuşu], önce, yarış alanı sayılacak bir daire çizdi (‘şeklin tam olarak nasıl olduğu önemli değil’ diye de belirtti). Herkes bu alanın orasına burasına yerleştirildi.

Kimse de çıkıp, “Bir, iki, üç!” diye bağırmadı. Fakat hepsi de istedikleri zaman koştular, istedikleri zaman da duruyorlardı. Onun için de, yarışın ne zaman bittiğini anlamak mümkün değildi.

Fakat yarım saat kadar koşup iyice kuruduktan sonra Dodo Kuşu, birdenbire bağırdı.

—  “Yarış bitti!”

Hepsi de nefes nefese Dodo Kuşunun etrafına toplandılar. “Peki yarışı kim kazandı?”

 

Bu çok iyi bir soru ve Dodo Kuşu için bir bilmecedir, çünkü Darwinci mantığıyla, hepsi hâlâ mevcut olduğu için, cevap “herkes”tir. Dodo Kuşu da nihai olarak böyle beyan ederek, “herkesin ödül alması gerekir” diye ekler. Evrimsel iddialar, kısmen Dodo Kuşunun varlığı nedeniyle, belirgindir, çünkü Carroll çocuk okuyucularının Dodo Kuşunu, doğal tarih derslerinden, 17. yüzyıldan beri nesli tükenmiş bir yaratığın ünlü bir örneği olarak bilmelerini beklemektedir. Carroll, bu totolojik bulmaca üzerinde derin derin düşünmemizi amaçlar:

Pes et

Kim hayatta kalır?

En güçlü olanlar. En güçlü olanlar kimdir? Hayatta kalanlar.” Dodo Kuşu, ödüller verecek olanın Alice olması gerektiğini ilan ettiği zaman herkesin kazandığı saçmalığı daha da vurgulanır (açıktır ki Alice hâlâ yaratılışın başıdır). Alice cebinde bir kutu şekerleme bulur ve onları dağıtır; Carroll, evrim mantığı (kazananların kazananlar olduğu, daha fazlası veya azı olmadığı) gerçeği göz önünde tutulduğunda, tam da beklenileceği gibi, “herkes için adam başına bir tane vardı” diye belirtir. “Şekerlemeler” isabetsiz bir rahatlık sunar, ancak katılımcılar memnun görünmektedir.

Alice’e, cebinde sahip olduğu en son şey olduğu ortaya çıkan yüksüğü kendisine bir ödül olarak vermesi söylendiğinde, Darwinci saçmalıklar devam eder. Kişinin zaten sahip olduğu şeyi geri kazanması yeterince aptalcadır, özellikle de yüksük kadar önemsiz bir şeyi, ancak yüksük gerçekten de, insanlığın emek ve sanat kapasiteleriyle ve belki de karşıt başparmakların insani üstünlüğüyle ilgili bir şey ifade etmektedir. Ancak, ödül önemsiz görünüyor olsa bile, Dodo Kuşu ve diğer hayvanlar törende ısrar ederler:

 

Hayvanların hepsi, tekrar kızın etrafına toplandılar. Dodo Kuşu ciddi bir tavırla yüksüğü uzattı.

—  “Bu şık yüksüğü kabul etmenizi dileriz.” Bu kısa konuşma bitince bütün hayvanlar alkışladılar.

Minnoş güçlüler 

Bu bölüm, kesinlikle, siyasi toplantıların ihtişam ve saçmalığıyla alay etmeye devam etmektedir.

Aynı zamanda, aslında apaçık olan şeyi, rastgele süreçler için bir zafer olarak görmenin saçmalığı da söz konusudur – Dodo Kuşunun performans üzerindeki ısrarı, o yarışlarda koşan herkesin kazandığı yarışların mantıksızlığını ön plana çıkarır. Carroll, rastgelelik bize şu an var olan belirli organizmalar grubunu getirdiyse, teklif edilen belirli bir zafer (veya iyileştirme) olmadığını ileri sürer. Carroll, bu rastgele duruma karşı, Alice’in maceralarını sunar; bu maceraların hepsi, iskambil veya satranç olarak, hayata geçen oyunlar bağlamında gerçekleşir ve bunlarda oyun bir tasarıma ve bir (büyük harf T) Tasarımcıya sahiptir. Dolayısıyla, eksik bir tasarımcı olmasına dair Darwinci soruna karşı Carroll’ın hicivleri, baştan sona tasarlanmış öyküler içinde ortaya çıkar.

(Devam edecek…)

Kaynak:

“The Alice Books and the Contested Ground of the Natural World” (Laura White/Routledge Press, Oxford: 2017)

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

 

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Aşk sözleri anlamlı kadınlar için!

Sürgün ve Türkiye

Aşk Nedir?

Recep ile Nadan – Bölüm 8

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

öteden

Öteden

Gamze Taşçı, deneme ve şiirleri ile Herkes Dergisi’nde okurlarıyla buluşuyor. Taşçı, öteden adlı şiiri ile sanatseverlere merhaba dedi.

Öteden

Şimdiler de ötelerdeyim..
Kendimden uzak en önde oturdum
Ötelerden duyduklarımı şimdilere anlatıyorum.
Galiba kendi kendimi çekememezlik
Zamanın huysuzluğu tutmuş olsa gerek
Saniyeleri sindirir ,
Şimdileri ötelere sığdırır gibi ..
Kendimde değilim,kendimin değilim.
Darlarda kaldım ,
Dara düştü ruhum,
Sessiz nefes aldim ,
İç çektim derinden
Soluk soluğa ah dedim vah’ lara
Kıyılara ittiğim belli belirsiz herşeyi
Şimdilerde güçsüzlüğüme bağlar oldum.
Sesimi çıkarttım,çıkmazlardan
Özgür olurcasına ,hür olurcasına
Koş yetiş dedim kendime , dardaydı kendim..
Yetişemedim
O başkasına gitmişti çoktan.
Sustum ..
Dinlemez sandım
İçimde büyüttüm harfleri
Kendimi içime okudum.
İçim söktü okumayı , ben içime anlatamadım.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Asansör Müziği ve Gastronomi

Herkes kent temsilciliği hakkında

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

Zamana yolculuk 2. bölüm

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Ölüm 3. bölüm

Sepya rengine dönen rengarenk anılarımız

Benim Hikayem Biterken Başladı – 1

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan – Bölüm 10 / Esnaf Lokantası

Recep ile Nadan öykü dizisini ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak 1, 2 ve 3.  4. ve 5. bölümleri okumanız faydalı olacaktır. Recep ile Nadan, gözlem yeteneği ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin yeni ekonomik elitlerinin gençlerini konu alıyor.

Hikayenin önceki bölümlerini linkte bulabilirsiniz

Recep ile Nadan

Onunla yürüdüğüm, konuştuğum veya onun bana baktığı sıradan bir an, dünyadaki yer çekimi kuvvetini boşa çıkartıyordu. Aklımda sonsuz pembe-beyaz çiçek tozları, yanımda Yaren, dünyada olabilecek diğer şeyler tamamen umrumdışıydı. Kelimelerle tarif etmek imkansız ama o yanımdayken; “Kuzey Kore düğmeye bastı. Ülkemize nükleer füze atacakmış!” deseler, “Tamam.” deyip, Yaren’e bakmaya devam ederdim. Çarşıya kadar geldik ve benim kafamın içinde çiçek tozları olduğundan dolayı yemeği nerede yiyeceğimize dair tek bir ihtimal dahi düşünmemiştim.

– Ee nerede yiyoruz?

– Ya ben hiç düşünmedim onu. Zaten buraları da çok iyi bilmem. Sen nereye istersen oraya gidelim. Canın bir şey çekiyor mu?

– Ya aslında uzun süredir bir şey yemek istiyorum ama bilmem sen sever misin?

– Nedir? Ben fazla yemek seçmem zaten. Her şeyi yiyebilirim.

– Ya ben uzun zamandır işkembe çorbası içmiyordum. Bildiğim bir yer var. Hem buranın şeftali kebabı da meşhur. Oranın kebabı da güzel. Olur mu?

Uzat da kolunu keseyim

Olmaz mıydı? Düşünün ki; bir insan size gelip, “Canım sıkıldı, uzat da kolunu keseyim.” diyecek ve siz bir saniye dahi tereddüt etmeden kolunuzu uzatacaksınız. Düşünemediniz değil mi? Ben de düşünemedim; Zira  ben işkembe çorbasını değil içmek, kokusuna dahi dayanamazdım. Şeftali kebabının ne olduğuna dair ise tek bir fikrim yoktu. Ama Yaren isterse yerdim, kusardım ve bir daha yerdim. 

Beklentiyi yüksek tutmak kötüdür. Romantik bir yemek hayal ederken, esnaf lokantasında işkembe içip, kebap yemek normalde moralimi bozardı ama zerre umursamadım. Hatta Yaren’in buralara gelecek kadar samimi bir kadın olmasına içten içe seviniyordum bile. Oturduğumuz anda burnuma gelen işkembe kokusu dışındaki her şey harikaydı ama bir daha kızın karşısında komik duruma düşemezdim. Bütün kredilerimi kullanmış, “bitti” dediğim anda şansım yaver gitmiş ve beraberliği zor kurtardığım maçta 90+5. dakikada gol yememeye çalışan Anadolu takımı gibi canhıraş bir mücadeleye girmiş durumdaydım.

Gerekirse burnumu keser atar ama asla falso vermezdim. Tabi bu kararlılığım işkembe çorbası önüme gelene kadar sürdü. Yüzümün halini çok merak ediyordum. Sağa-sola baktım ama aynaya benzer bir nesne yoktu. Kadınların çantasında neden ayna taşıdığını o an anladım. Çaresizce kaşığı elime aldığımda, Yaren çorbasına sirke, sarımsak suyu ve pul biber üçlüsü çektiriyordu. Her birini eklediğinde midemden  “Oley! Oley! Oley!” sesleri yükseliyordu. Bana bakıp gülümsedi ve “Sen işkembe seviyor muydun? Sormadım bile kusura bakma.” dedi. Artık bu işin geri dönüşü yoktu. O çorba, o mideye inecek ve Recep o çorbayı sevecekti.

Yaren’e odaklandım

İlk kaşıktan sonra sadece Yaren’e odaklandım ve yaradana sığınıp, çorbadan art arda kaşıklar aldım. Bir süre sonra da alışmış, hatta sevmiştim bile. Onunla yaptığım her şeyi sevebilirdim. Çorba faslını gayet güzel atlatmıştım. Midem ve beynim arasındaki her yeri Yaren ile doldurduğumdan dolayı, herhangi bir kaza ihtimali yoktu. Sıra kebaba gelmişti. Şeftali kebabı masaya geldiği anda mideme sağlam bir aparkat yemiş gibi oldum. Beklenti insanı öldürür. Beklenti adamı yere serer…

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan

Kebap ile köfte karıştırılıp, üzerine tavuk serpilmiş ve 1500 barlık bir presin altında ezildikten sonra alelacele sarılmış gibi duruyordu… Zar zor bir adet attım ağzıma. Zaten işkembe işkencesinden yorgun düşen midem artık; “Recep beni bir sal be babacığım!” diye bağırıyordu. Fazla bozuntuya vermeden, izin alıp masadan kalktım. Hızlı adımlarla WC’ye gittim. Bir tuvalette “WC” yazıyorsa, insan orada rahat asla edemez. Yerken Yaren’i ne kadar düşündüysem, kusarken de Nadan’ı o kadar düşündüm. Mide ve vicdanın bir bağlantısı var.

Biraz rahatlar gibi olmuştum ve yüzümü-ağzımı bol su ile yıkadım. Hani bir şekilde yüzünüzü yıkarsınız ama tuvaletten çıktığınızda yüzünüzü yeni yıkamış gibi görünmek istemezsiniz ve ne yaparsanız yapın, o “yeni yüz yıkamışlık” durumu yüzünüzden silinmez…. Tüm huzurum kaçtı ve hiç derdim yok gibi bir de buna gerilmiştim. Aynı günde kadın olmanın zorluğunu ikinci kez anlıyordum. Bunu yüzlerinde makyaj varken yapmak gerçekten çok zordur.

Kırmamak için söylenen yalanlar

Masaya döndüm ve her şey normalmiş gibi davranmaya başladım; Fakat bir parça kebap dahi yiyemezdim. Yaren sorunca da, “Ben otelde yemiştim zaten, doydum ama kebap çok güzelmiş” dedim. Birini kırmamak için söylenilen yalanlardan dolayı yanacaksak, kimse cennete gidemezdi sanırım. Kahveleri söyledik ve artık biraz sohbet etmek, onu tanımak, onunla ilgili gerekli-gereksiz her detayı öğrenmek istiyordum.

– Ne yaparsın? Yani, bugüne kadar hep burada mıydın? Nerede okudun? Ailen nerede?

– Ay biraz heyecanlandım. Ben çok anlatamam kendimi. Çok da soru var, nereden başlasam ki?

– Ya kusura bakma. Ben birden aklımdaki bütün soruları döktüm. Yani cevaplamak durumunda da değilsin tabi ama en azından biraz anlatsan çok sevinirim.

– Yok. Anlatırım ya. Sadece heyecan yaptım biraz. Ben aslında…..

11. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Sepya rengine dönen rengarenk anılarımız

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Sürgün ve Türkiye

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Köy okulları yardım projesi

asansör müziği

Asansör Müziği ve Gastronomi

Şule Demir, asansör müziği ve Gastronomi çalışması ile, okurlarına merhaba dedi. Şule Demir’in yeni çalışmaları için dergimizi takipte kalınız.

Asansör müziği ve Gastronomi

Müzik, insan hayatına kendi isteği dışında, 1920’li yıllarda General George Squires’in elektrik hatları üzerinde müziğin taşınması için aldığı patent ile girmiştir. Sonrasında “Muzak” adı altında, kişilere kendi kontrolleri dışında toplumsal mekanlarda müzik sunan bir firma haline gelmiştir. Squires’ın insanları sakinleştirdiği sebebi ile müzik dağıtımını ilk uyguladığı ortamın asansörler olması, bu terimin günümüz jargonunda “asansör müziği “olarak tanımlanmasına neden olmuştur, ancak temel anlamda Muzak’ın uyguladığı “arka plan” müziğidir.

Müzik ve ortam ilişkisi

Müzik ve ortam ilişkisine bakıldığında Muzak’ın amacı insanları eğlendirmek değil, bireyleri kontrol altına almak olmuştur. Muzak,  oluşturduğu fikirler ekseninde hedef kitle olarak ilk önce bankaları, restoranları, alışveriş merkezlerini seçer ve her ortama farklı müzik seçenekleri sunar. Örneğin fabrikalardaki işçilerin çalışma verimlerini arttırmayı amaçlayan müziğin diğerlerinden daha farklı olması beklenmektedir.

Alışveriş merkezleri ve restoranlar gibi ortamlarda kişilerin dinledikleri müzik parçaları ile aşinalık kurmaları açısından, tanınmış müzik parçaları daha yalın hale getirilerek (parçanın aslında yer alan birçok çalgı çıkarılarak) ve özellikle çalgısal forma getirilerek algılaması daha kolay hale getirilir. Bireyler, müziğin basite indirgenip daha tanıdık hale getirilmesi sonucunda, dinlenilen ortama karşı daha fazla yakınlık duyar. Kurulan bu ilişki sonucunda ortam bireyler için artık  herhangi bir tehdit içermemektedir. Müzik dinleme ve  atmosfer arasında kurulan ilişkide, bireylerin müzik eğitimi almış kişiler ve dinledikleri müzikler üzerinde bir dikkate sahip olmaları beklenmemektedir. Sonuçta bulunulan yerde, dinlenilen müziğin etkisi ile müzik, birey tarafından tanıdık hale gelmiştir.

Zevk alma süreci

Yiyecek içecek tüketiminde zevk alma süreci, içerisinde birçok duyusal niteliği barındırmaktadır. Beş duyunun kendine has rolleri mevcuttur. Örneğin bir tabağın görünümü; kokusu ve tadıyla ilgili beklentiler oluşturmakta ve yeme sırasında lezzet, koku, dokunma ve işitme uyarılarının kombinasyonu ile bütünleşmektedir. Duyular bir arada sinerji oluşturmaktadırlar. Koku-tat, görme-tat ve diğer farklı duyular arasındaki bu etkileşimler çeşitli çalışmalarla ortaya konmuştur. Tat algısı, işitsel veriler ve gıdaların lezzeti arasında bir ilişki mevcuttur. İnsanlar, tatlar ve sesler arasında çapraz-modal (iki ya da daha fazla farklı duyu modalitesi arasındaki etkileşimi içeren algıdır) ilişkiler kurarlar.

1960’lardan bu yana, işitme ve tat algılaması arasındaki etkileşimle ilgili çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Örneğin, Areni ve Kim (1993) ve North, Hargreaves ve McKendrick (1997), müziğin şarap alımına etkisini incelemişlerdir. Çalışmalarında, bir şarap mahzeni içinde pop müzik yerine klasik müziğin çalınmasının daha fazla ürün satın alınmasına sebep olduğunu ve Fin şarap pazarında Fransızca müzik dinletilen müşterilerin Fransız şaraplarını, aynı şekilde Alman çağrışımlı müzik dinletilen müşterilerin Alman şaraplarını tercih etmeye başladıklarını keşfetmişlerdir.

Bira tüketme miktarı

Bir diğer çalışmada Drews ve ark. (1992) barlarda dinletilen farklı müzik türlerinin, bira tüketme miktarını ve kalış süresini artırma eğiliminde olduğunu göstermişlerdir. Milliman’ın gerçekleştirdiği bir çalışmada ise, bir restoranda bir grup müşteriye hızlı müzik dinletilirken diğer gruba rahatlatıcı-enstrümantal müzik dinletilmiştir. Rahatlatıcı-enstrümantal müzik dinletilen grup 11 dakika daha fazla yemek yemiş (toplamda 56 dakika) ve hızlı müzik dinletilen gruba göre daha fazla para harcamış ancak masada hızlı müzik dinleyen gruba göre daha fazla yiyecek bırakmışlardır.

North vd. (2003), daha sonraki başka çalışmalarında bir restoranda müşterilerin farklı müzik tarzlarını (klasik, pop ve müziksiz) dinlediklerinde harcamaları üzerindeki etkisini araştırmışlar ve sonuçta diğer unsurlar sabitken, klasik müziğin müşterilerin harcamalarını (özellikle de başlangıç ve kahve) artırdığını bulmuşlardır.

Jacob (2006) ise Fransa’da bir barda 93 kişi ile gerçekleştirdiği araştırmasında üç farklı müzik stilini (bar müziği, çizgi film müziği ve popüler-top 40- müzik) müşterilere dinletmiş ve müziğin kalış süresi ve harcama üzerine etkisini gözlemlemiştir. Çalışmasının sonucunda diğer çalışmaları destekler nitelikte müzik stilinin müşteri davranışı üzerinde belirgin bir etkisi olduğu ve bar müziğinin hem müşterilerin kalış süresini hem de harcama miktarını artırdığını bulgulamıştır.
Tatlı, kuru, hafif, yumuşak ve keskin gibi sıfatlar insanlar tarafından hem gıda hem de müzik niteliklerini tanımlamak için kullanılmışlardır. Örneğin, Crisinel ve Spence (2010a) araştırmalarında, tatlı ve ekşi tat lezzetlerini yüksek perdeli seslerle ilişkilendirirken; acı tatları düşük perdeli seslerle, tuzlu tatları orta seviyeli seslerle ilişkilendirmişlerdir.

Major ve minor

Orta ses düzeyinde, hızlı tempoda çalınan major tarzda bestelenen parçalar “mutlu” şarkılar olarak ifade edilirken; düşük ses düzeyinde yavaş tempoda çalınan minor tarzda bestelenen parçaların “hüzünlü” olduğu düşünülmüştür. Çünkü müzik beyinde duyguların olduğu bölümü (limbik sistemi) etkilemektedir.

Dolayısıyla müzik ruh halini de etkileyebildiği gibi değişen ruh hali de hizmet değerlendirmelerini etkileyebilmektedir. Bundan dolayı arka plan müziği müşterilerin değerlendirmelerini, ruh halini, satın alma isteğini, davranışlarını etkileyebilen birkaç atmosferik değişkenden bir tanesi olarak kabul edilir. Arka plan müziğiyle kişilerin zihinlerinde multi-modal deneyimler ve hatta bilinç dışı beklentiler yaratabileceğine inanan Heston Blumenthal İngiltere’nin Bray şehrindeki Fat Duck restoranında “Denizlerin Sesi” adlı yemeği, özellikle multi-modal yemek deneyimini vurgulamak için tasarlanmış bir film müziği ile beraber vermiştir.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

Benim Hikayem Biterken Başladı – 1

Sepya rengine dönen rengarenk anılarımız

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Apple’dan iPhone 8 ve iPhone X bombası

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Hey taksi 6. bölüm

sizler

Sizler bilirsiniz

Bahaddin Vurur, şiirleri ile Herkes Dergisi‘nde okurlarına ulaşıyor. Sanatçı, sizler bilirsiniz şiiri ile yeniden okuyucularıyla buluştu. Bahaddin Vurur’un tüm şiirleri için aşağıdaki linki tıklayınız.

Sizler bilirsiniz

İnsanlar
Kötüler ve iyiler
İki farklı sınıf iki ayrı düşünce
Ben hangisiyim bilmem dostlar
Belki sizler bilirsiniz
İyi mi kötü mü olduğumu
Bazılarınıza göre iyi
Bir çoğunuza göre de kötüyüm
Kötülüğüm kendilerine verdiğim zarardan değildir
Kefilim buna başım üstüne

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek – 3

Veronika

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Köy okulları yardım projesi

Hey taksi 6. bölüm

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Sürgün ve Türkiye

Sepya rengine dönen rengarenk anılarımız

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Avrupa Birliği’nin askeri yapılanmaya dönüşmesi

Öykü dizileri:

Benim öyküm

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Recep ile Nadan

Herkes kent temsilciliği

Herkes kent temsilciliği hakkında

Herkes Dergisi, her geçen gün ilerlemeye  ve daha geniş kitlelere yayılmaya devam ediyor. Dergimiz vizyon ve misyon olarak hiçbir zaman yerinde saymayı ve kapalı bir yapı olarak kalmayı kabullenmedi. Her gün daha geniş kitleleri anlayabilmek ve anlatabilmeyi amaçladı. Zaman zaman yardım kampanyalarına destek verdik, ileriye dönük yeni hedefler belirledik. Herkes ekibi olarak, orta vadede bir kitap  yayınlamayı amaçlıyoruz. Bu amaca ulaşabilmek için herhangi bir acelemiz yok. Herkes, hedefleri doğrultusunda gelişmeye devam ederken okuyucular ile dergi arasında temas her geçen gün artıyor. Kent temsilciliği fikri, dergimizin tüm Türkiye’de okurları ile sıcak temas kurabilmesi için okurlarımız tarafından ortaya atılan bir projedir.

Herkes Dergisi

Geçtiğimiz günlerde Trabzon’dan bir okuyucumuz Herkes Dergisi Trabzon temsilcisi olmak için başvuru yaptı. Böyle bir temsilcilik sistemimiz yoktu. Herkes Dergisi, okuyucularının desteği ile büyüyor. Trabzon’dan bize ulaşan okurumuzun bu talebi dergimize yeni bir yol çizdi. Trabzonlu Herkes okuyucusunun talebi değerlendirildi. Herkes Dergisi Genel Koordinatörü Mert Birgören, Yayın Etik Kurulu üyesi Cem İraz ve dergimizin yazarlarının görüşleri doğrultusunda Herkes Dergisi kent temsilciliği sisteminin getirilmesine karar verildi.

Herkes kent temsilciliği

Herkes kent temsilciliği

Herkes Dergisi kent temsilcisi ne yapar?

1- Kent temsilcisi, bulunduğu ilde dergimizin tanıtım sorumlusudur.

2- Temsilcisi olduğu ilde yaşayan veya seyahat eden yazarlar ile iletişim halinde olur. Bir nevi o vilayetteki Herkes vekilidir. İlde dergiyi temsil eder.

3- Temsilciler, yaşadıkları şehirlerde yeni okurlarla temasa geçilmesi için çalışmalar yürütür.

4- Herkes’i temsil ettiği şehirde dergi hakkındaki özellikle yergi niteliği taşıyan eleştirileri toplayarak Herkes Dergisi Yayın Etik Kurulu‘na iletir.

Hangi illerde Herkes kent temsilciliği olacak?

Türkiye’nin 81 vilayetinde de Herkes Dergisi temsilcisinin olmasını hedefliyoruz. Nüfus ve yüzölçümü büyüklüğü nedeni ile bazı illerde birden fazla temsilcinin faaliyet göstermesi planlanıyor. Herkes Dergisi kent temsilcisi olabilmek için iletişim bölümünden ulaşmanız ve bulunduğunuz il, kişisel bilgileriniz gibi konularda bize bilgi aktarmanız gerekiyor.

İletişime geçmek için tıklayın

Herkes Dergisi kent temsilcileri, dergimizde ilan edilecek ve okuyucular istedikleri zaman temsilcilerin kim olduğuna ulaşabilecekler. Derginin yönetim kurulu, yazarları gibi kent temsilcileri de şeffaf olacak.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken dergi duyuruları ve etkinlikleri:

Köy okulları yardım projesi

Herkes yazarlarından seçme şarkıları

Herkes Dergisi yazar alımı hakkında

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

ölüm

Ölüm 3. bölüm

Suat İlhan’ın kaleme aldığı Ölüm öykü dizisinin ilk 2 bölümünü okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederiz. Ölüm, 3. bölümü ile Herkes Dergisi okurlarına kavuştu.

1. bölüm

2. bölüm

Ölüm

Kazım, Reşat’ın yüzüne baktı ifadesiz bir şekilde. Reşat hala sırıtıyordu. Kazım bir şeyler mırıldanıyordu ama anlaşılmıyordu. Omuzun da bir el hissetti, kafasını yavaşça arkasına çevirdi. Boran gülümseyerek bakıyordu ona.

– Kazım iyi misin?

– Değilim!

– Tamam abim halleder bunu merak etme.

– Siktir git!

– Ya neyden korkuyorsun be?

– Girdiğim durumdan çıkamayacağımdan.

– Tamam sen git uyu dinlen konuşuruz.

– Siktirin gidin lan!

Kazım hızlı adımlarla arabanın yanından uzaklaştı. Reşat’la, Boran seslenseler de duymamazlıktan geldi Kazım. Kazım gözden kaybolunca, Reşat bagaja yöneldi. Bagajda kanlar için de yatan gence eliyle hafifçe dokundu.

– Hadi kalk! Genç bagajın içinde sağa sola hareket etmeye çalıştı. Bacağını bagajdan dışarı attı, elini Reşat’a doğru uzattı. Gülerek.

– Abi çok iyi oynadım ha.

– Afferin lan!- Sağol abi. Yalnız gerçekçi olsun diye kolumu kestim.- Manyakmısın lan sen?

– Sorun olmazsa bazen abi. Reşat elini tuttu gencin. Bagajdan bir çırpıda çıktı genç. Boran yüzünü ekşiterek abisine bakti.

– Sen napıyorsun abi!Reşat kahkaha atarak.

– Biraz Kazımla dalga geçtim ne olacak.

– Eşek şakası bu abi.

– Neyse. Bak bu Halil. Benim adamım artık.

– Siz ne ara kaynaştınız abi?

– Hemen kaynaştık. Bundan sonra Halil bizimle.

– Gidelim abi. Senin şu saçma sapan işlerinden sıkıldım artık.

– Ne yaptık lan!

– Kapıcıyı öldürttün, Kazım’a bu yaptığın salaklık. Amacın ne abi senin?

– Kapıcıyı öldürtmedim. Öldürdüm. İkincisi şaka iyiydi ve sen de sevdin.

– Abi bi siktir git ya! Halil biraz geri çekildi. Sesi titreyerek.

– Ne öldürmesi abi? Reşat kahkaha patlattı. Boran’a baktı kahkahasının bitiminde öksürdü.

– Boran yedi lan! Halil Reşat’ın kahkahasına katıldı. Birlikte bir süre daha kahkaha attılar. Boran ifadesizce bakıyordu onlara. Reşat belinden silahını çıkarıp arabaya doğru yöneldi. Kapıyı açık bırakıp, koltuğa oturdu. Saniyeler sonra Boran’la Halil’in yanına döndü. Halil sigarasını keyifle içerken Halile silahını uzattı.

– Sık lan bana!

– Sıkayım abi ayıp ediyorsun.

– Ben sana sıkayım?

– Olur abi canın sağolsun. Halil elinde ki silahı Reşat’a uzattı gülümseyerek. Reşat sol elinde ki susturucuyu silaha taktı. Halil gülümseyerek Reşat’ın yanına yaklaştı.

– Abi yalnız abartmışlar. Böyle kuru sıkı mı olur?

– Hep vardı lan bu. Kuru sıkı tüfek bile var. Tamam geç te karşıma öldüreyim seni.

Halil sigarasını ağzından attı. Kahkaha atmaya başladı. Kollarını tekrardan açtı. Bağırmaya başladı.

– Kurtar abi o zaman beni kurtaar!

Reşat tetiği çekti. Halil bir an da yere yığıldı. Boran yere yığılmış gencin yanına koştu. Alnında ki kanı görünce Reşat’ın yanına koşup boğazına sarıldı.

– Ne yapıyorsun lan sen? Oyun mu oynuyoruz?

– Bagaja koyalım hadi.Kazım halletsin. Kapcıyı ben öldürmedim Halil öldürdü. Kazım da Halil’i yakalasın işte halletsin. Hadi birini daha kurtardık yardım ette bagaja koyalım.

Evimizdeki Konsomatris

O polis oldu

Arabada kimseden ses çıkmıyordu. Reşat pür dikkat yola bakıyor. Boran camdan dışarı bakarken, elinde ki cep telefonunu döndürüyordu. İfadesiz di ikiside. Reşat, Boran’a bakıpgeçmişte yaşadıklarını aklına getirdi. Boran’a merhametli bir sesle.
– Hatırlar mısın? Bir gün seni aşağı mahallenin çocukları dövüyormuş. Kzım dört kişinin arasına girmiş. İkiniz de bir güzel dayak yiyip yanıma gelmiştiniz.
– Eeee?
– Ben ikiniz de kardeşim olarak görürdüm ama Kazım’ ı kıskanırdım.
– Neden?
– O sana, daha çok kardeşilik yapıyordu. Sen de ona. Ama bana hiç öyle bakmadın, davranmadın.
– Kendi ağızınla söylüyorsun. Kazmı bana daha çok kardeşilik yapıyordu.
İyi dostsunuz siz. O polis oldu, sen de şöhreti yakalıyor gibisin.
– Benim yakaladığım bir şey yok. Ben ne olacağımı bilemedim. Kazım hep polis olmak isterdi. Polis oldu. Merhametli gözü kara ve adil, tam polis olacak adamdı.
– Şuan da polisler öyle mi?
– Banane lan! Ben Kazımdan bahsediyorum.
– Bak ben de merhametli, gözü kara ve adil bir iş adamıyım.
– Sen merhametli görünen, adil olmayan ve merhametsiz bir katilsin.
– Benden Polis olmaz mı?
– Senden bir bok olmaz!
– Kazım Polis oldu da ne oldu sanki!
– Polis!
– Ben zaten Polisleri sevmem ondan diyorum. Kazın Polis olunca gözümden düştü.
– Polis abi Polis. Çevirme var!
Reşat biraz müziğin sesi yükseltti. Sol şeride sinyal vererek geçti. Boran panik halinde koltuğunda kıpırdamaya başladı.
– Napıyorsun?
– Kazım’ı ara!
– Ne yapabilir Kazım saçmalama! Abi yaklaşıyoruz.
Reşat sakin bir tavırla Polis aracının yanına yanaşıyordu ki, Polis eliyle ilerlemesini ima etti. Boran rahat bir nefes almaya başlayıp arabanın camına yumruk attı.
– Beni bitireceksin. Neden geldin Ankaraya defol git buradan.
Reşat biran da firene bastı. Boran’ın kafası ön cama çarptı. Kendini düzeltirken, Reşat geri geri gitmeye başladı. Boran direkiyona sarılmaya çalıştı ama Reşat dirseğiyle Boranı ittirince Boran tekrardan yeltendi.
– Napıyorsun lan sen?
– Çekil lan! Polislere gidiyoruz.
– Abi saçmalama.
– Yancaksak ikimiz yanarız. Hadi bakalım!
– Abi ne diyorsun sen?
– Kes lan sesini!

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

Dört polis öldüremezdi

Reşat polis otosunun yanına geri geri yaklaşıp arabadan hızla indi. Boran kafasını elleri arasına alıp, plan yapmaya çalıştı. Arabayı alıp kaçsa elbet yakalanacaktı. Belki Reşat böyle bir şey yapmayacaktı. Ya yaparsa? En düz mantıklı olan, en mantıklı olan olmuştu. Arabanın şoför koltuğuna atıldı. Dikiz aynasıdan kaç polis olduğuna baktı. Dört Polisi öldüremezdi, birini indirse diğeri yakalayabilirdi. Peki hepsini indirebilme kabiliyeti olsa ne yapardı? ”Vururdum” dedi. O da saçma geldi. Bir kaç saniye de kafasından o kadar çok kaçma planı kurtulma planı geçti ki, hiçbirin de karar veremedi. Arabadan hızla indi, polislere doğru yürüdü. Bilmiyormuş gibi yapıp abisine suçu yükleyecekti. Yavaş adımlarla Polislerin yanına ilerliyordu. Reşat eliyle devamlı bagajı işaret ediyordu koca elerini havaya savuruyordu. Polis yanında çocuğu gibi kalmış olduğundan dolayı eğilerek konuşuyordu. Hararetli konuşuyor gibi gözükse de yaklaşınca Reşat’ın sakin bir dilde konuştuğunu gördü.

– Baksana abi plaka da otuzdört. Biz buraları sevmedik be abi.
– Sevilecek gibi değil. Ben İzmirliyim. İzmir gibi memleket yok.
– Haklısın abi İzmir çok farklı. Neyse abi ya seni fazla tutmayalım. Kızılaya nasıl gideceğiz?
– Kardeş sen sapma hiç. Yolun devamın da Kızılay’a deng gelirsin zaten.
– Eyvallah abi. Kolay gelsin.
– Eyvallah kardeş.
Boran arabaya tekrardan yürümeye koyuldu. Reşat arkasından bağırmaya başladı.
– Boraaaaan!
– Ne var lan ne vaaar!
– Kardeşim bak bu yoldan sapmazsak Kızılaydaymışız.
Boran arabaya bindi hiç tepki vermeden. Ardından Reşat’da bindi arabaya.
– Korktun mu?
– Dayının yanına sür.
– Ne yapacağız dayının orada?
-Yeni mekan açmış selam veririz.
– Lan bagajda ceset var ceset!
– Abi bagajda ceset varken Polisle muhabbet ediyorsun. Neyin korkusu var?
– Ben korkmam. Sadece aptal değilim.
– Dayının oraya sür. Şu cesetten kurtulalım. Kazıma bulaştırma işi.
– Peki.

Köy okulları yardım projesi

Orta sınıf semt

Boran, yavaş ilerleyen arabanın camından Bahçelievler sokaklarını izliyordu. Gençliğinin geçtiği o semtin sokaklarının her yerinde başka bir hatırası vardı. Sefaletlik yaşadığı orta sınıf semt. Gerçi o zamanlar zengin diyebiliyordu Bahçelievler’e. Az ağlamamıştı o sokaklarda tek başına az, aç kalmamıştı. Gençliğini hatırlarken, kaldırım da uzanan bir genç gördü. Reşat’a durmasını söyleyip arabayı durdurdu. Arabadan yavaşça inip gencin yanına yaklaştı. Sokak adamı değildi. Kıyafetleri düzgün sadece saç ve sakalı dağınıktı. Eliyle dürttü önce, düzelmeyince arabaya yöneldi. Arabanın ön cebinden pet suyu alıp gencin yanına tekrardan gitti. Suyu yüzüne döküp irkilmesine sebep oldu gencin. Genç boğulurcasına öksürmeye başladı. Boran da yere çömelip sırtına vurdu. Genç refleksle elini ittirdi Boran’ın. Sinirli ve uyuşuk bir sesle. ”Sen kimsin lan! Ne yapıyorsun?” dedi. Boran gülümseyerek.
– Kaldırım da uyuya kalmışsın, yatağına geç diye rahatsız ettim.
– Sanane lan istediğim yerde yatarım.
– Neyin var senin?
– Hiç bir şeyim yok.
– Belli belli. Haydi kalk ayağa da ne olduğunu anlat.
Boran elini uzattı. Gençte Boran’ın elini tuttu. Ayağa kalktı genç ama ayakta duramıyordu. Boran koluna girdi. Arabaya doğru yöneldiler. Genci arka koltuğa oturtup, kendi de ön koltuğa oturdu. Reşat’ın hiç sesi çıkmıyordu. Boran arka oltuğa doğru dönüp ”Evin nerede senin?” dedi. Genç kapalı gözlerini açıp, uyuşuk bir sesle ” Evim yok benim.”
– Nasıl yok!
– Basbayağa yok.
– Neyse gel bir çay kahve içelim konuşuruz.
On beş dakika sonra, araba durdu. Boran arabadakilere ”hadi inelim” dedi. Üçüde arabadan inip ahşap iki katlı bir restouranta girdiler. Kapıdan, oturdukları masaya kadar üç garson peşlerin de geldiler. Devamlı bir yer gösterdiler ”Şuraya oturabilirsiniz.” ” Bura da olabilir.” Durumdan rahatsız olan Boran, garsonun önünde dikilip sert bir ifadeyle ”Halis Dayıya geldiğimi söyle. İki çay bir de Türk kahvesi getir. Anlaşıldı mı?”
”Anaşıldı efendim hemen iletiyorum”
Türk sanat müziği çalıyordu mekan da. Dışarıdan biraz dağınık gözükse de içerisi harkaydı. Politikacılar, sanatçılar, futbolcular Ankaranın tanıdık bütün yüzler buradaydı. Bunlardan ikisi de abisi ve kendiydi. Masaya hoşgeldine gelen bir kaç kişiden sonra masa etrafı sakinleşti. Boran gence döndü. Sesini yumaşattı yine.
– Ne oldu kardeşim. Derdin nedir?
– Derdim çok abi.
– Kaç yaşındasın?
– Yirmibir.
– Aşk mevzusu mu?
– Hepsi.
– Aile?
– Hepsi abi.
– Beni tanıyormusun?
– Anımsıyorum.
– Nereden?
– Televizyondan.
– Benim ne olduğu mu boşver. Aşk mevzusunu anlat bakalım.
– Sevdim.
– Özet geç!
– Birbirimizi seviyorduk. En azından ben seviyordum. Sonra biran da hayatımdan çıktı. Ben öğrenciyim. Birlikte yaşamaya başladık, aynı evde. Ben onun arkadaşlarını tanıyordum o da benim arkadaşlarımı. Ortamımız aynıydı. Bunaltmıyordum da sıkılmasın bazı şeylerden diye.

4. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Benim Hikayem Biterken Başladı – 1

Kirli Melek – 3

Kurtuluş 5. bölüm

Ruhumun keşfi

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

 

Aykut Kocaman defansif futbol

Aykut Kocaman defansif futbol algısı

Aykut Kocaman hakkında futbolseverler ve futbol yorumları tarafından Aykut Kocaman defansif futbol oynatıyor görüşü savunuluyor. Tartışılamaz bir doğru olarak bu görüş kabul ediliyor. Hatta Aykut Kocaman şampiyon olsa dahi gitmeli diye şartlanmış bir kesim dahi oluştu. Şenol Güneş faktörü diye bir söz ortaya atıldı. Şenol Güneş hücum futbolu oynatıyor düşüncesi tartışmaya kapalı bir doğa kanunu gibi kabul görüyor. Aksini savunmak dahi cesaret istiyor. Peki bu algılar doğru mu? Rakamlar bu konu hakkında ne söylüyor?

Fenerbahçe tarihinde Aykut Kocaman önemli bir yere sahip. Lefter, Can Bartu, Ogün Altıparmak ve Alex gibi efsanelerle aynı grup içerisinde yer alıyor. Diğerleri ile Aykut Kocaman arasında bir fark var: Aykut Kocaman, futbolcu ve teknik direktör olarak Fenerbahçe tarihine başarıları ile imza atmayı başardı. Aykut Kocaman defansif futbol oynatıyor görüşü, futbol dünyasının tartışılmazları arasında gösteriliyor. Şenol Güneş hücum futbolu oynatıyor sözü ise tartışmaya dahi açılamıyor. Ancak futbolun gerçekleri ve rakamlar Aykut Kocaman‘ın hücum oynattığı ve gol odaklı oynadığını söylerken, Şenol Güneş hücum futbolu oynatıyor algısı zayıflıyor.

Aykut Kocaman defansif futbol

Aykut Kocaman defansif futbol

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Aykut Kocaman defansif futbol

Fenerbahçe taraftarı, Ersun Yanal sonrasında İsmail Kartal, Vitor Pereira ve Dirk Advocaat döneminde oynanan futboldan Kocaman’ı sorumlu tutuyor. Ancak Aykut hoca hakkında eleştiri yapılan konular klişe sözler olmaktan öteye gidemiyor. Ersun Yanal’ın Aykut Kocaman’ın oturttuğu sistemin üzerine oyunu oynattığı hakikati ise yok sayılıyor. Aykut Kocaman defansif futbol oynatıyor sözü, hiçbir gerçeğe dayanmıyor. Bugün sezon olduğu gibi, Aykut Kocaman’ın Şenol Güneş’i hezimete uğrattığı 2010-2011 sezonunda da rakamlar defansif futbol iddiasını çürütüyor.

Aykut Kocaman defansif futbol

Aykut Kocaman defansif futbol

2010-2011 sezonunda Fenerbahçe 84 gol atıp 34 gol yedi. Trabzonspor ise 69 gol atarken kalesinde 23 gol gördü. Defansif olduğu söylenen Kocaman’ın 84 gol atması, Şenol Güneş’in ise 69 golde kalması, hiçbir futbol gerçeğiyle Şenol Güneş’in hücum futbolu oynattığı algısına yol açamaz.

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

Şenol Güneş hücum futbolu

Şenol Güneş hücum futbolu oynatıyor iddiası, bir kanun olarak kabul ediliyor. Hatta mahalle baskısı ile inkar edilemez kılınmaya çalışılıyor. Ancak algı yönetimleri er ya da geç ortadan kalkar ve gerçekler ortaya çıkar. Şenol Güneş faktörü diye bir kelime spor camiasında dolaşıyor. Şenol Güneş’in takımlarının hücum futbolu oynadığı algısı yapılıyor. Peki rakamlar Şenol hocanın hücum oynattığını söylüyor mu? Buyrun defansif oynatıyor denilen Kocaman ile Güneş’i kıyaslayalım.

2010-2011 sezonu

1.FENERBAHÇE A.Ş. 34 26 4 4 84 34 50 82
2.TRABZONSPOR A.Ş. 34 25 7 2 69 23 46 82

Fenerbahçe, 84 gol atarken kalesinde 34 gol gördü. Şenol hocanın Trabzonspor’u ise 69 gol bulabildi.

2011-2012 sezonu

2.FENERBAHÇE A.Ş. 34 20 8 6 61 34 27 68
3.TRABZONSPOR A.Ş. 34 15 11 8 60 39 21 56

Play-off aşaması

2.FENERBAHÇE A.Ş. 6 4 1 1 9 4 5 47
3.TRABZONSPOR A.Ş. 6 1 2 3 5 10 -5 33

Fenerbahçe, toplamda 61+9 gol atarken, Güneş’in Trabzon’u 60+5 gol atabildi.

2012-2013 sezonu(29 Ocak 2013’te Şenol Güneş ayrılana dek)

3.FENERBAHÇE A.Ş. 19 8 7 4 29 22 7 31
11.TRABZONSPOR A.Ş. 19 6 6 7 21 21 0 24

Sarı Lacivertli ekip, 29 gol atmayı başarırken, Karadeniz ekibi sadece 21 gol atabildi.

2017-2018 sezonu(Bu çalışmanın yapıldığı tarih 25 Eylül 2017’ye dek)

2.BEŞİKTAŞ A.Ş. 6 4 1 1 10 5 5 13
4.FENERBAHÇE A.Ş. 6 3 2 1 14 10 4 11

Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’si, 2010-2011 sezonunda en yakın rakibinden 15 gol fazla atmayı başardı. 2011-2011 sezonunda ise ligi şampiyon tamamlayan Galatasaray’dan sonra en fazla gol atan takım oldu. Hatta 2012-2013 sezonunda 29 Ocak 2013’te Şenol Güneş görevden ayrılana dek, Süper Lig’in en golcüsü lider Galatasaray değil Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’siydi.

Aykut Kocaman defansif futbol

Aykut Kocaman defansif futbol

Bu sezon ise lider Galatasaray 15 gol atarken, Fenerbahçe 14 gol ile en golcü ikinci takım. Hatta Fenerbahçe bu sezon ceza sahasında topla en fazla buluşan takım konumunda.

Yabancı sınırı ve Türk futbolu

Hücumun sonucu goldür, gol ise hücum futbolunun kanıtıdır

Bir takımın hücum futbolu oynadığını söyleyebilmek ve hocasını hücum futbolu oynatıyor diyerek yüceltmek için gol sayısına bakmak gerekiyor. Mukayese ederken iki teknik direktörün takımlarının o sezon gol sayılarına bakılır, hatta daha derinlemesine inmek gerekir ise ceza sahasında topla buluşma sayılarına bakılır. Peki kamuoyu Fenerbahçe efsanesi Kocaman’ı eleştirirken neyi dikkate alıyor?

Aykut Kocaman defansif futbol

Aykut Kocaman defansif futbol

Futbolda hücum futbolunun kanıtı goldür. Kocaman’ın takımları ise bulundukları ligin en golcü takımı olmayı başaran bir takımdır. O halde kendisine nasıl oluyor da savunma futbolu oynatıyor deniyor? Her sene kulüp kulüp gezmeye alışanlar ve paldır küldür top oynatıp uzun vadede zafere gidemeyenler, Aykut hocayı defansif futbol oynatmakla suçluyor. Aykut Kocaman kesinlikle savruk ve plansız bir hücum yapmaz. Aksine bir sistem içerisinde ve sabırlı bir futbolla golü arar ve sonucunda ise mutlaka gol değil goller ile buluşur. Bu söylediklerim kesinlikle benim sözlerim değildir. Bu sözler rakamların söyledikleridir.

Rakamlar der ki Aykut Kocaman defansif futbol oynatıyor iddiası bir algı yönetimidir. Kocaman’ın Fenerbahçesi her sezon ligin en golcü takımı olmayı başarıyor.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası 

İlgi çeken kısa yazılar:

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

3 Temmuz Fenerbahçe’ye şike kumpası

Ruhumun keşfi

Evimizdeki Konsomatris

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

taksi

Hey taksi 7. bölüm

Hey taksi öykü dizisi, bir Erdal Fahlioğulları eseridir. Taksici gözünden anlatılan öykünün ilk 6 bölümünü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

Hey Taksi

Yoğun trafikte sıkışmış kalmıştım. Hiçbir yere kıpırdayamamanın verdiği rahatsızlıkla sürekli radyo kanallarını değiştirip durdum. Çevremdeki insanlar da benim rahatsızlığımı paylaşıyordu. Telefonda şiddetli konuşma yapanlar, sanki trafiği açma gibi bir gizli gücü olan kornayı kullananlar ve içindeki ruh ölmüşçesine önündeki arabaya bakanlar. Sanki hepsi ıstırap temalı bir yapbozun parçası gibilerdi.

Hey taksi” diye seslendi birisi sol yanımın arkasından. Frene basıyormuş gibi yaptım ben de. Kısa süreli eğlence yetti bana ve yeni müşterime baktım. Aceleyle bindi arabaya, taksi gidiyor olsaydı da yine de binebilirdi bu hızla.

Kırklı yaşlarına yaklaşmış ama saçları boyalı. O yüzden yaş tahminim tam tutmayabilir. Ellerinin çamaşır suyunun veya deterjanın bol değmesinden ötürü rengi değişmiş. Kimyasal maddeler anne eli yapmış ellerini. Ellerindeki mutfak ihtiyaçlarıyla dolu poşetler de iddiamı destekler nitelikte. Üstünde çok ziynet eşyası yok. Kıyafetleri de indirimsiz sürekli gidip alışveriş yapabileceğiniz türden yerlerden alınmış. Ezilmişlik var bakışlarında. Mevkisiz olmayan sömürü mantığına dayalı bir yerde çalışıyor büyük ihtimal.

Seni kaybetmeyi göze alamıyorum

Sevinç

Trafik biraz açılınca ufaktan ilerlemeye başladık. Kadının gözlerinde bir küçük sevinç gördüm. Ama öyle sıradan sevinçler değil. Acı çeken birisinin acısı kesilince görülen bir sevinç. Sevinç olmamalı böyle bir duygunun adı diye düşündüm bir an. TDK’ye başvurmalı hemen. Belki böyle derin kelimeleri düşünüp sokuk sokuk işlerle uğraşmazlar.

“Lütfen biraz acele eder misiniz?” diyor beni düşüncelerden çekip alarak.

“Tabi ki. Acil bir durum yoktur inşallah?” dedim ama bir dokunmuşum meğerse. Bin ah işitsem gene iyiydi…

“Yok, acelem yok. Zaten neden acele edeceğim ki? Verdiğim kararları nasıl olsa gerçekleştiremiyorum. Hani sürünüp gidiyoruz derler ya. Ben sürünüp de gidemeyenlerdenim. İşten bu saatte çıkıyorum. Çocuklarım okuldan sabahtan akşama kadar okuldalar. Neredeyse bazen günde on saat. Eve gel yemek yap bulaşık yıka derken onlarla da ilgilenemiyorum. Resmen kendi kendilerine büyüyorlar. Annen baban kim diye sorsalar ikisine de kendi ismini yazarlar.

Baba desen çalışıp işe gelmeyi kendine görev edinmiş. Görevini gerçekleştirince zafer edasıyla eve gelip ayaklarını uzatıyor. Anlayamamış hala bu zamanın ailesini. Saplanmış kalmış ataerkil topluma. Ataerkil dediğime de bakma. Asıl anlamı bütün işleri kadının üstüne yıkan, bütün günahları ona yoran, bahaneleri hep kadın olan toplumlara atfedilen bir kelime.”

Kirli Melek – 3

Konuşmayı planlamış gibi

Araya girecektim ancak giremedim. Kadın sanki bu taksiye binip bunları anlatmaya planlanmış gibi konuşmayı sürdürüyordu. Girsem de ne diyecektim ki sanki.

“Şimdi ben taksiye bindim ya. Zaman geçtikçe tek sıkıntım yetişmek de olmuyor. Artan taksimetreye bakıyorum. Aklıma taksitler geliyor. Ödenmemiş borçlar, hayal edilen tatiller gözlerimin önünde uçuşuyor. Ama sen zaten anlamışsındır böyle olduğunu. Bana nereye gideceğimizi bile sormadın. Bizim gibilerin oturduğu sitelere yöneldin farkında olmadan. Ama seni suçladığımı da zannetme sakın. Hiçbir şey zannetme.”

Gerçekten de dediği gibi. “Kat Karşılığı Parsel” sitelerine yönelmiştim farkında olmadan. Toplum sürükledi olsa gerek dedim kendimde bir suç bulmadan.

“En çok da ne canımı acıtıyor biliyor musun? Bunları sana anlatmak. Çünkü kimse benim nasıl olduğumu sormuyor. Önemsenmek hatırda kalmış bir duygu oldu sadece. Hani dedin ya bana, acil bir durum yoktur inşallah, diye. Uzun zamandır kimse beni düşünerek soru sormamıştı.”

Derken sitenin önüne gelince durduruyor beni. Taksimetre yirmi liraya ulaşmış. Daha fazla tutmasın diye durdurdu olsa gerek. Acıdığımı düşünmesin diye ses etmiyorum ve parayı alıyorum.

Kadın iniyor. Yorulmuş ayaklarını zar zor basarak yürüyor yolu. Elindeki ağır poşetler de hiç yardımcı olmuyor haliyle. Şimdi kocası ayaklarını uzatmış. Çocukları sıcak yemek beklemektedir. Patronu da onun sayesinde kazandığı paraları yiyordur. Ben de ondan aldığım parayı cebime koyuyorum. Utanıyorum kendimden…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Benim Hikayem Biterken Başladı – 1

Altun yumurtlayan tavuk

Zamana yolculuk

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

Köy okulları yardım projesi

Bir hüzün alır seni

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Kurtuluş

Kurtuluş 5. bölüm

Kurtuluş öykü dizisi, Çağlar Yıldırım‘ın kaleme aldığı bir öyküdür. Ankara’da geçen hikayeyi kavrayabilmek adına ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

İşte Kurtuluş öykü dizisinin önceki bölümleri:

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

Kurtuluş

Önceki gece çığlıkları ve inlemeleri duvarlara çarparak evin içinde yankılanırken, bu sabah ölüm sessizliğine bürünmüş hanemde tek başıma kahvaltı yapıyorum. Hayatıma giren son kadın tarafından “Düzenli bir hayatım var seninle bir şeyler yaşayarak düzenimi bozmak istemiyorum” gerekçesiyle terk edildim. Alışkın olduğum bir durum, ilk defa terk edilmiyorum. En son ne zaman kahvaltı yaptığımı hatırlamıyorum, iki tane taze ekmek, kaynar suda altı dakika haşlanmış bir yumurta ve tam yağlı beyaz peynir. Ucundan tırtıkladıktan sonra sofrayı topladım. Bana göre değil kahvaltı işleri, bir kadeh şarap ve sigara. Tüm istediğim bu. İş hayatı süresince bozulan ayarlarım normale dönüyor. Erken kalkma alışkanlığımı her gün bir saat fazla uyuyarak yenmeye çalışıyorum, topuklarımdaki çatlaklar yok olmaya yüz tutarken diz kapaklarımdaki ağrıları neredeyse hissetmiyorum.

Büfeye borç

Sigarayı artık kendim sarıyorum, güzel bir İngiliz tütünü ve kaliteli çarşaflar. Günde yaklaşık altmış sigara sarıyorum, hepsinin aynı boy ve kalınlıkta olmasına özen gösteriyorum. Saat on bir olmak üzere, dişlerimi fırçalayıp içmeye başlamalıyım. Diş fırçasının ezilen ve biçimsizleşen kılları hafif bir mide bulantısı oluştursa da daha iyi bir seçeneğim olmadığı için emektarı son kez kullanmakta sakınca görmüyorum. Bugün alkol dışında almam gerekenler listesine diş fırçası da ekleniyor. Üzerimi değiştirmeden sokağa attım kendimi, Ayaz Büfe’ye ödemem gereken borçlar var. Fevzi abiyi dükkânın önünü sularken buluyorum.

“Ooo Deniz hoş geldin buyur.”

“Hoş buldum başkan, kolay gelsin.”

“Nasılsın Deniz’im iyi misin?”

“İyiyim başkan eyvallah, şu borçları ödemeye geldim. Ne kadar bizim hesap?”

“Bekle Deniz’im bakayım deftere.”

Beş dakika süren tuhaf bir sessizliğe gömüldük, sayfaları telaşla çevirdi. Sonunda ismimin yazılı olduğu sayfayı buldu, okumaya başladı.

“Gel Deniz’im sen de bak, kontrol et.”

Liste uzayıp gidiyordu, içki isimlerinden oluşan bir veresiye sayfası. Fevzi abinin yüzüne baktım, bu kıyağı başka kimse yapmazdı.

Başkan sen bana borcumu söyle üzerine iki şişe şarapla bir diş fırçası ekle.”

“Şarap hangisi Deniz’im.”

“Kavaklıdere, diş fırçası fark etmez ucuz yollu olanlarından ver işte.”

“Geçmiş borcunla birlikte altı yüz sekiz lira.”

Cüzdana davrandım, yüzlüklerden yedi tanesini kasanın önündeki sakız kutusunun üzerine saydım. Para üstünü aldıktan sonra büfeden ayrıldım, Olgunlar yeni uyanıyor. Eve gitmeden, kitapçılara uğramam gerek, belki ilgimi çeken kitap olur umuduyla tezgâhlara göz atarak gezmeye başladım. Kırk dakikalık uğraşının sonunda elimdeki altı kitapla evime döndüm.

Karmaşık bir okuma listesi

Şarabımı doldurduktan sonra yeni aldığım kitapları kurcalamaya başladım. Lermontov, Burgess, Fante ve İnci Aral’dan oluşan karmaşık bir okuma listesi. Şehrin sesini kısarak yazarlara kulak veriyorum, her karakter ve olay önümde duran masanın üzerinde hayat buluyor. Kadehler peş peşe kalkıyor, alışık olmadığım bir şekilde zaman kavramı hızlandırılmış olarak yolculuğuna devam ediyor.

Bir yudum şarap, bir nefes sigara ve bir sayfa daha

Telefonumun çalmasıyla ayaklarımın hala yere bastığını fark ediyorum. Saat öğleden sonra üç, hali hazırda bitmek üzere olan bir kitap, kendinden geçmiş bir ben ve ısrarla aramaya devam eden o orospu çocuğu. Ayakkabılığın üzerine koyduğum telefona ulaşmak için tam on beş adım atmam gerekti, arayanın ismi yoktu ve numara tanıdık gelmiyordu yine de açtım merakıma yenik düşerek. “Benim!”  dedi.

“Evet, sen kimsin?”

Belli ki sesinden tanımamı bekliyordu, bu oyuna düşecek kadar çiğ değilim. Kararlı bir ses tonuyla tekrar sordum.

Eğer kim olduğunu söylemeyeceksen kapatıyorum.”

“Dur kapatma.”

Kiminle konuştuğumu çoktan anlamıştım, diyalogun geri kalanında ne yaşanacağını merak ettiğimden telefonu kapatmaya cesaretim yoktu aslında. Uzun bir sessizlik girdi araya, seslendim cevap gelmedi bu sefer kapatacaktım.

“Bak kapatıyorum sana ayıracak vaktim yok.”

“Dur, kapatma dinle beni.”

İlk önce çığlık sesini duydum, dehşet bir ürperti sardı kıl köklerimi ne olduğunu anlayamamıştım. “Daha hızlı dedi.” İnlemeler şiddetini artırırken, nefes nefese telefona yaslanıp “Kendimi siktiriyorum, orospu çocuğu!” dedi. Son cümlesi buydu işte, benden bu şekilde intikam aldığı zanneden aptal bir hatun. Ona dair dileyebileceğim tek iyi temenni, altına yattığı herif umarım benden daha iyi sikiyordur. Kitap okuyacak kadar konsantrasyon kalmadı, radyoya ses verip içmeye devam edeceğim. Ben ne yapıyorum? Sorusunu soracağım bu gece kendime, muhtemelen gecenin sonunu göremeden sızıp kalacağım ama olsun. Hayatımın bir döneminde kadınları anlamak üzerine yazılmış sayfalarca yazı okudum. Hepsi saçmalıktan ibaretti, gördüğü son memenin annelerininki olduğuna dair iddiaya girebileceğim bu çokbilmiş geri zekâlıları gülerek okudum çoğu zaman. Anlam yüklemeden ve düşünmeden yaşamak işime geliyor.

Sadece daha fazla içmek

Geleceğim için para biriktirmem gerekmiyor, kendimi lüks bir arabaya sahip olmak zorunda hissetmiyorum, ödemem gereken kart borçlarım yok, havuzlu ev sahibi olma gibi hayallerimde yok. Sadece daha fazla içmek ve tecrübe etmek için yaşıyorum, güzel bir kadının göğüslerini öpebiliyorsam şanslıyımdır, istediğim içkiye ulaşabiliyorsam daha da şanslıyımdır mesele bundan ibaret. Kalıplara sığmamak üzerine kendime verdiğim bir söz var, mesela Heidi izlerken rakı içebilirim ya da Meryem’in el değmemiş kıllı vajinasını düşünerek mastürbasyon yapabilirim, bu tamamen geri kalanınızın sorunu değerlerle ilgili problemim yok.

Zaman ilerliyor dışarı çıkmam gerek, sigarayı başparmağımla söndüğüne ikna olana kadar ezdikten sonra banyoya koştum. Göz aklarına kan oturmuş, sakalları biçimsizce uzamış, birazdan gerçek yaşantısına dönecek genç bir adam, evet aynada görünen bu. Saçlarımı toplamayacağım, özgür kalacaklar bu gece, nasıl göründüğünün önemi yok. Bardağı kenara fırlatarak şarap şişesini kafaya diktim, gırtlağımda hoş bir yanma bırakarak mideme indi. Hazırdım işte, koşar adımlarla sokağa çıktım. Hava kararmaya başlamıştı, Fikrim Bar’a girip iki üç bira salladım. Geceye başlamak için en güzel mekânlardan biri. Yaklaşık iki saat takılıp müzik dinledikten sonra ayrıldım oradan.

Farklı içki seçimleri ve farklı sarhoşluklar

Yönümü Sakarya’ya çevirip oraya ulaşana kadar gözüme kestirdiğim bütün mekânlara oturup birer bira içtim. Farklı yüzler, farklı içki seçimleri ve farklı sarhoşluklar. Ekşiyen midem gecenin ilk sinyallerini veriyordu, bundan sonrası için sessizliğe ihtiyacım vardı ve Sakarya bunun için oldukça kötü bir tercihti. Taksiye atlayıp Botaniğe sürmesini söyledim, giderken yol üzerinde durup küçük bir tekelden içki almayı ihmal etmedim. On beş dakika süren yolculuğun ardından olmak istediğim yerdeydim. Havuz kısmına inerek gözüme rahat bir bank kestirdim, özel güvenliklerden başka kimse yok.

Kurtuluş

Kurtuluş

Terry Callier, bira ve müthiş bir sakinlik.

Müziğin sesini sonuna kadar açtıktan sonra, elimde ki şişeye asıldım. Ağzına kadar köpürdü, tam taşacakken köpüğünü çekerek buna engel oldum. Evet, ben ne yapıyorum? Sorusunu sormanın vakti geldi, uzun uzun düşündüm. Vardığım sonuç ise, bu saçma soruyu neden sordum ki? Evet, oldukça gereksiz, cevabı olmayan bir soru. Yaşıyorum işte, kurcalamaya gerek yok. Huzura odaklanmam gerekiyor, kulaklığı çıkartıp şehrin ve Botaniğin sesine kulak veriyorum, burada yaşlanabilirim.

Kurtuluş

Kurtuluş

Dikiş tutmaz

Huzur seansım fazla sürmedi, neredeyse altı milyonluk bu şehirde her an yakanıza bir el yapışabilir. Ağaçların arasından sallanarak yola doğru yürümeye başladı, güvenlik kulübesinin olduğu hizaya gelince duraksadı ve etrafı inceledi. Bela yaklaşıyordu işte, olsun hazırlıklıydım. Yürümeye devam etti, ışıkların altından geçerken yüzünü görebilmek için epey çaba sarf ettim. Gittikçe yaklaşıyordu, o yokmuş gibi davranarak biramı içmeye devam ettim. Ayak seslerini rahatlıkla duyabileceğim mesafedeydi artık, davranmaya hazırdım. Hergele pazarından aldığım dikiş tutmaza sarıldım, aksilik olmaması için dua edebilirdim o kibirli piçe. Ayak sesleri kesildi, boğazını temizledikten sonra mahcup bir tonlamayla “Genç sigaran var mı?” diye sordu. Kafamı çevirip yüzüne baktım, istediği sadece sigaraydı ve utançtan ölmek üzereydi. Az önce düşündüğüm o şeyler için utandım, gerçekten çok utandım. Dikiş tutmazı kavrayan elimi yavaşça gevşeterek, çaktırmadan cebime geri koydum.

“Var abi, buyur gel.”

Usulca yanıma oturdu, sardığım sigaralardan ikram ettim. Canı istediğinde alabilmesi için tabakayı açık vaziyette ikimizin arasına koydum. Sarhoş olmama rağmen, ağzından havaya dağılan kesif içki kokusunu alabiliyordum. Bu gece alkol olayını abartan sadece ben değilim anlaşılan. Üç kere asıldı sigaraya, kafasının sol tarafında derin bir sıyırık vardı. Yüzü yara izlerinden geçilmiyordu, tüm bunlara rağmen sigara isterken utanacak kadar tuhaf bir adam oturuyor yanımda. Sessizlik tedirginliği artırır, ne konuşacağımı bilmiyorum ama bir an önce sessizliği yırtmalıyım.

“Adın ne abi?”

“Kemal.”

“Bende Deniz memnun oldum.”

Biradan sıkı bir yudum çekip şişeyi Kemal abiye uzattım, uzun uzun gözlerimin içine baktı. Gerginliğim ikiye katlandı. Bu sefer sessizliği bozan o oldu.

Sen iyi bir çocuksun.”

“Onu nerden çıkardın abi?”

“İlk önce sigaranı şimdi de içkini paylaşıyorsun.”

“İyi de bunlar benim iyi olduğum anlamına gelmez ki.”

Gülümsedi.

“Adın ne?”

“Deniz abi.”

“Güzel isim.”

İkinci sigarayı yaktığında araya derin bir sessizlik girdi hamle yapmasam teşekkür ederek kalkıp gidecekti.

Sen hiç birini öldürdün mü

“Türkü sever misin abi?”

Gözleri açıldı, ağzını doldura doldura, “Ooo bayılırım dedi.”

‘’Peki, Hasret Gültekin abi?’’

Harcanıp gidiyor ömür dediğin

Türkü bitene kadar kimseden ses çıkmadı. Yüzüme baktı, “sen hiç birini öldürdün mü?” diye sordu. Cevabımı zaten biliyordu ama asıl takıldığım nokta Kemal abi gerçekten birini öldürmüş müydü?

“Hayır,  peki sen?”

Derin bir nefes aldı “Tam iki kişiyi” dedi.

“Derdin neydi Kemal abi?”

Bak serseri her şey öyle ulu orta anlatılmaz!”

“Anlatmak istediğin kadar, dinlerim sıkıntı yok abi.”

“Adın ne senin?”

“Deniz abi”

“Bak serseri…”

Bu düzlemde gün aydınlanana kadar muhabbet devam etti. Az konuştu çok anladım, her cümlenin sonunda adımı sordu, usanmadan cevapladım. Güzel abiydi, yükünü sırtına vurup güne karıştı, bir ben kaldım burada. Hedefsiz, gidecek yeri olmayan alkolik bir serseri. Kurtuluş’u sorarsan uzakta Kemal abi, sana da eyvallah.

6. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Altun yumurtlayan tavuk

Ruhumun keşfi

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Köy okulları yardım projesi

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Nativizm ve yurtseverlik