93 Yaşına Girecek Koca Çınar

TALİP APAYDIN

VATAN DEDİLER

Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele, İstiklal Harbi gibi adlarla da anılan Kurtuluş Savaşı Türk tarihinin kısa ama son derece yoğun askeri ve siyasal olaylarla dolu bir dönemidir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nden Türkiye’ye, saltanattan cumhuriyete geçiş sürecini de içeren bu dönem 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla başlar, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla sona erer.

Bugünlerin değerini anlamak için Kurtuluş Savaşı’nı yakından bilmek gerekir. Her şeyini kaybetmiş bir milletin kendi varlığını yeniden inşâ etmesi kolay olmamıştır. Eşsiz bir özveriyle savaşın en ağır yükünü omuzlayan halkımızın etkisi kesinlikle unutulmamalıdır. Türk Kurtuluş Savaşı topla, süngüyle, kağnıyla, çarıkla, yaşlısından gencine, gencinden çocuğuna vatanını seven herkesin sayesinde kazanıldı. Elinde ne varsa askere veren insanlar sayesinde bu savaş kazanıldı. Kimi yiyecek bir şeyler, kimi kıyafet, kimi elinde avucunda bulunan parayı verdi vatanı için savaşan askerlere. Hepsinin tek bir isteği vardı o da tam bağımsız bir devletti. Ulusun bu durumdan bir an önce kurtulmasıydı. Unutulmamalıdır ki bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu koca bir ülkeyi kurtarır. Bu yüzden ülkenin her bireyinin birbirine kenetlemesi, birlik ve beraberlik içersin de olması bizim savaşı kazanmamızdaki en büyük etkendir. Ünlü romancımız Talip Apaydın’ın “Vatan Dediler” adlı eserinde işte bu konulara değiniliyor. Ülkenin durumu yokluk yüzünden çekilen sıkıntılar, askerin ihtiyaçları, yapılan savaşlarda şehit düşen onca vatansever askerimiz, günlerce uykusuz aç ve susuz düşmana karşı direnmeleri ve sayısız bir çok şey romanda yer almaktadır.

Askerin eksiklikler yüzünden çektiği sıkıntıları belgeleyen bir bölüm romanda şöyle yer almaktadır. “Giysileri değişikti. Kimisi halâ köyden getirdiği urbalar içindeydi. Hepsine asker urbası verilememişti. Ceketleri pantolanları eskiydi. Şapkaları başka başkaydı. Bazılarının ayağında çorap, kıllı çarık vardı. Alayın eksikleri bitmiyordu. Hâlâ yarımdı her şey. Yeni yapılan koğuşlardan birisi örtülmemişti. Pencerelerinde cam yoktu. Bir bölük asker hâlâ çadırda yatıyordu. Subaylar bir yandan askerin eğitimiyle uğraşıyorlar, bir yandan oraya buraya koşup eksikleri tamamlamağa çalışıyorlardı. Para yoktu. Bazı şeyleri para versen de bulamıyordu. Cam yoktu, çivi yoktu. Hayvanlara yem torbası bulunamıyordu. Askerin matarası eksikti.”

Savaş günlerce aylarca sürmüştür. Askerler evlerinden, yurtlarından ayrı vatanlarının kurtulması için ellerinden geleni yapmışlardır. Ancak ne olursa olsun geride bıraktıklarını da düşünüyorlardı. “Acaba yaşıyorlar mı, düşman askeri bizim köylere girdi mi , annem babam karım çocuklarım nasıllardır ? ” gibi sorular ile zaman zaman münakaşa elbette etmişlerdir. Romanda bu durumlardan da zaman zaman bahsetmiştir. Hatta bazen askerler hayallere dalarlar güzel şeyler düşünürler. İşte romanda bunlara bir örnek. “Çalı çırpı toplayıp ateş yaktılar. Ot köklerinin cızırdıyarak yanışı Haceli’ye köyünü ansıttı. Şimdi köyde olsaydık, çift sürerdik, öyle ya? Tarlanın kıyısına ateş yakıp ekmek ısıtırdık. Şöyle keyifle otururduk toprağa, ellerimizi ısıtırdık.”  Bir diğer örnek teşkil edecek alıntı ise “Geceyi merak içinde geçirdiler. Molla Mahmut uyudu uyandı, düşündü. Haceli’de uyanıktı. Karanlığa bakıyordu. Çoluk çocuk şimdi ne eder kimbilir? Yiyecekleri var mı yok mu? Üstbaşları nasıl? Düşman zulum ediyor mu? Hiç haber alamıyoruz…”

Cephelerdeki savaşlar gece, gündüz devam etmekteydi. Havanın kötü olduğu günler elbette askerlerimiz için zor olmuştur. Çünkü yağmurda, çamurda sığınacak limanları yoktur. Ancak sebep ne olursa olsun onları hiçbir şey kararlarından vazgeçirmemiştir. Yağmura inat onlar yine savaşmışlar, ıslanmışlar hasta olmuşlar, hayatta kalma mücadelesi vermişler. Onların tek derdi vatanın korunmasıydı. İşte Apaydın’ın eserinden bir alıntı. “Gece yarısı yağmur başladı. Gittikçe hızlandı. Battaniyeleri kafalarına çektiler, ama çoğu eskiydi. Suyu kalbur gibi içeri geçiriyordu. Askerlere çadır bezi verilememişti. Korunacak yerde yoktu. Mahmut atın altına girip diz çöktü. İyice eğildi. Alnını ekmek torbasına dayadı. O şekilde dinlenmeye çalıştı. At kımıldamadan durdu üstünde. Yarı uyur yarı uyanık, sabahı ettiler. Ama iyi ıslanmışlardı. Askerler de atlarda üşümüştü.” Atılan her  merminin değeri bizim için çok önemliydi. Atılan boş bir mermi kabul edilemezdi. Mermi hedefe gitmeliydi. Çünkü maddi imkansızlıklar buna sebep oluyordu. Düşman askeri için bu durum sıkıntı bile değilken, askerimiz için büyük bir sorun teşkil ediyordu. Direnmeleri gerekmekteydi, silahlarındaki son mermiye kadar direnmeleri gerekmekteydi. “Askere sık sık tenbih ediyorlardı. Aman ha, mermi yok. Üç atacağına bir atacaksın. Attığını vuracaksın. Siperlerde uyumayın, dayanın. Dayanın başka çaremiz yok. Bütün milletin gözü üstümüzde. Düşmanı bu sefer bozarsak, bu iş biter. Son gayretinizi harcayın.”

       Savaş esnasında göz gözü görmez . Top sesleri, tüfek sesleri, süngü savaşları, herkesin tek bir gayreti var o da vatandır. Kurtuluş Savaşında sayısız askerimiz şehit olmuştur, sayısızca gazimiz vardır. Savaş meydanında yaralanan askerlerimiz en kısa sürede tedavi edilmeye çalışılmıştır. Öyle bir ortam olsun ki etraf kan gölü, yaralısınız sesinizi kimse duymuyor. İşte Apaydın’ın eserinde bunu okura şu şekilde yansıtmıştır. “Malatya’lı Binali ağır yaralıydı. Bir şarapnel parçası göğüs kemiğini parçalamıştı. Tüfeği elinde yerde yatıyordu. Hiç kendinde değildi. Kanlar urbalarının altından yere sızıyordu. Toprak iştahla emiyordu taze kanı. Binali gözlerini kıprıştırdı. Yüzünü acıyla buruşturdu. Alnında domur domur terler birikmişti. Elini göğsüne götürdü, eli kan içinde kaldı. Çamur renginde koyu bir kandı. O zaman yaralı olduğunu anladı. Su… diye mırıldandı. Suu… Kimse duymadı. Kızgın güneş ortalığı yakıyordu. Gözlerini kapadı tekrar. Kesik bir nefes alıp veriyordu. Soludukça hırıltı geliyordu boğazından. Üstünde yeşil sinekler uçuyordu. Alnına yüzüne konuyorlardı. Elini kaldırıp koğamıyordu. Öyle bitkindi. Ölüyorum herhalde diye düşündü. Zorlukla yutkunmaya çalıştı. Gökyüzüne baktı tekrar, daha aydınlık gördü…”

 

     Mustafa Kemal Paşa’nın örgütleyip yönettiği Kurtuluş Savaşı’nın bütün aşamaları, Afyon savaşları, İnönüler, Sakarya ve Dumlupınar, roman boyunca aşama aşama anlatılır. Düşman yurttan sökülüp atılır. Ancak ne olursa olsun unutmamamız gereken şey, bu ülkenin kolay kurulmadığını bilmemiz ve elimizden geldiği kadar vatanımızı bizlere emanet eden dedelerimize, ninelerimize bunu göstermektir. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, askerlerimize, ülkesi için fedakarlık yapmış herkese teşekkürlerimizi borç bilirim…