Sonbahar Üzerine

En çok kahverengi gözlerini severdim, beni benden alır başka diyarlara götürürdü. Bakışlarını severdim. Usulca, sessiz sessiz, içtenlikle bakardı. Derin derin ama tüm benliğiyle…

Sonra gülüşünü severdim. Yüzündeki bir tebessüm bile insanı mutlu etmeye yeterde artardı. En mutsuz anımda bile, o gülüş ufakta olsa yüzümde bir mutluluk sağlardı.

Uzun, narin ve ince siyah saçlarını  severdim. Sırf ben seviyorum diye uzattığın o saçları…

Minik, ufacık, pamuk gibi olan ellerini severdim. Kışın parmak uçlarına kadar donan o ellerini ısıtmak…

Atan kalbinin sesi, aldığın her nefesi… Senden uzaklaştıkça kalbinin sesini duyamamaya başladığımı hissediyorum.

Aslında artık aklımda kalanlarla yaşıyorsun. Bakışlarını eskisi gibi net olarak hatırlayamıyorum. Sesini unuttum, şuan gözlerim kapalı bir odaya koysalar ve birçok kişinin sesini teker teker bana dinletseler sesi aklımda kalmadığı için çıkartamayacağım. İnsan ilk başta sesini unutuyor… Sonra bakışlarını ve gülüşünü…

Bir şeyi unutmuyor, her insanın bir kokusu vardır ya onu…

Orada Bir Köy Var

Temmuz ayının başlarında olunmasına rağmen, havalar yağışlı geçiyordu. Saatlerce süren yağışlar, toprağa yüz sürerek onu rahatlatıyor, ağaçları serinletiyordu. Etrafı mis gibi toprak kokusu sararak, insanın alabileceği en güzel kokuyu veriyordu. Erzincan’da A… köyünde ikamet eden Mümtaz dinlene dinlene yokuşu çıkıyordu. Elinde sopası, sırtında dağlardan topladığı odunları ile evine yakacak odun getiriyordu. Mümtaz, 40 – 45 yaşlarında zayıf yapılı, gür saçlı, yeşil gözlü, kalın kaşlı, sivri burunlu, büyük kulaklı birisidir. Tütün içmekten dişleri sapsarı olmuştur. İnatçı yapılı, deyim yerindeyse deli gibi davranışları olan bir insandır. Geçimini hayvancılıkla, tarımla sağlamaktadır. Düzenli bir geliri yoktur. Günlük sattığı süt ürünleri, sebze ve meyvelerle para kazanmaktadır. Bu kazançlar günübirlik olmaktadır. Köy halkı veya komşu köylerden istenilen şeyler olduğu zaman, Mümtaz’ın cebine üç beş kuruş bir şeyler girerdi.

Mümtaz ve ailesi küçük ama bir o kadar da şirin olan evlerinde yaşamlarını sürdürmektedirler. İki tane kızı vardır. İki kızıda birbirinden güzel yaratılmıştır. Büyük olan kızın adı Ayşe, küçük olanın ise Fatma’dır. Büyük kız olan Ayşe, oldukça mülayim, akıllı ortamına göre hareket eden, hizmette kusur etmeyen, kendi halinde olan 25 yaşında bir kızdır. Sarı saçlı, mavi gözlü, bembeyaz teni olan bu kıza çok defa görücü gelmiştir. Çok yerden gelin olarak istenmiştir. Ancak o gönlüne göre biri istemektedir. Evin her işini yapardı. Eve gelen bir misafir olsa, ne yapacağını iyi bilir, misafiri her zaman mutlu gönderirdi. Onun hamaratlığını bütün köy halkı bilmektedir. Tatlılar, tuzlular, el işleri bir hanımın yapabileceği her işi layıkıyla yapmaktadır. Küçük kız olan Fatma ise ablasının tersine tam bir erkektir. Hiç bir işe karışmaz, yapılan işlerden kaytarır, köyün altını üstüne getirir, kırılmadık cam çerçeve bırakmaz, laf anlamaz, inatçı, zaman zaman ağzı bozuk sözler eden 15 yaşındaki Fatma’dan bütün köy halkı illalah etmiştir. Mümtaz’ın karısı Fatma doğduktan 3 sene sonra vefat etmiştir. Küçük yaşlarda annesiz kalan Fatma ister istemez ilgisiz büyümüş, beklediği ilgiyi ailede bulamayınca kendini yaramazlığa vermiştir. Mümtaz’ın zaten çocukları pek umurunda değildir. Onun umurunda olan şey köy halkına sattığı mallardan kazandığı paralardır. Evin tek ezilen insanı Ayşe olmuştur. Zavallı kız kıt kanaat geçindikleri evde, elinden geldiğince bir şeyler yapmanın derdindedir. Babasının verdiği para ile bir haftayı zar zor çıkartıyorlardı. Buna rağmen Mümtaz, kızın yoktan var ettiği yemekleri beğenmez, yemek yediği kaba tükürürdü. Zavallı Ayşe, çoğu kere babasının bu davranışlarından ötürü kendini tutamayıp ağlamıştır.

Mümtaz ağır ağır çıktığı yokuştan sonra evine girmiştir. Sırtındaki odunları ocaklığın önüne bırakarak şöyle demiştir:

  • Ayşeee! Akşama bulgur pilavı ile çorba yap. O kadar para veriyoruz, adam akıllı bir yemek yaptığın yok hayırsız kız…

Bu seslerin ocaklığın önünden geldiğini işiten Ayşe kendine kendine söylenerek:

  • Ayşe’ye verdiğin para ile adam gibi alışveriş yapılıyor mu? Bu adama ne yapsak yaranamıyoruz, başka insan olsa dilenciye sadaka mı veriyorsun diye avazı çıktığı kadar bağırır, haklı olduğunu ispatlar. Bense ailemin refahı için elimden geldiğince kıt kanaatte olsa geçinmeye çalıştırıyorum evi. Verdiği iki kuruş para ile sanki ordu doyuruyormuş gibi böbürlenmese şu adam keşke.

Evin temizliği, yemeği, çamaşırı hemen her şey Ayşe’ye aitti. Bu kadar ağır işlerin altında ezilen kız dünya yüzü nedir bilmezdi. Fatma’nın ise dünya umurunda değil, bir işin ucundan tutmazdı. Bu da yetmiyormuş gibi ablasının temizlediği evi aynı gün kirletirdi. Ayşe yemeği hazırlayıp babasını ve kardeşini çağırdıktan sonra Mümtaz kendince sevindirici bir haberi sofrada çocuklarına söyler:

  • Bugün aşağı köyden Cafar’ı gördüm. Yol üstünde biraz muhabbet ettik. Oğlu askerden yeni gelmiş. Bizim buralarda şoförlük yapacakmış araba alıp…

Bu sözlerden sonra evde bir sessizlik oldu. Sessizliği Fatma bozdu:

  • Eee, ne var bunda baba. Almışsa almış, hayırlı olsun. Bize ne şimdi bundan?
  • Kızım, bize ne olur mu? Çocuk ne güzel iş güç sahibi, ailesinin hali vakti yerinde. Hem askerliğini de yapmış.
  • Baba, ne demek istiyorsan açık açık söyle de ona göre konuşalım. Onu yapmış, bunu yapmış, işi var gücü var. Varsa var, napalım ölelim mi? Sen çıkar şu baklayı ağzından.
  • Diyeceğim şey şu, Cafar’da bugün bana ayak üstü söyledi. Oğlu Ali bizim Ayşe’yi görmüş. Beğenmiş, kendisine eş olarak almak istermiş. Beni tanıyorsunuz çocuklar, sizin rızanız olmadan kesinlikle bu evden ayrılıp elin oğullarının evlerinde mutsuz yaşamanızı istemem. Cafar’a dediğim şey ise, kızımın gönlü olursa, anlaşırlarsa konuşuruz, nikahlarız dedim. Ayşe’nin yaşındakiler çoktan evlenip, çoluk çocuğa karıştılar bile. Bizim kız kimseyi beğenmiyor ne hikmetse…

Bu konuşmadan sonra Ayşe diyecek pek bir şey bulamıyordu. Onu anlamıyordu babası. Gönülsüz evlilikten hayır gelmeyeceğini bilmiyordu. Sessizliğini şöyle bozdu:

  • Baba, ne zaman aklım ve kalbim evet derse o zaman evlenmeyi düşünüyorum. Hem ben gidersem size kim bakar. Fatma’ya güveniyorsan o kendine zor bakıyor. Ben gidersem siz hepten aç kalır, açıkta yatarsınız. Ev, ev kılığından çıkar. Yol geçen hanı olur. Şimdi benden bir cevap bekliyorsun biliyorum. Ben yok desem bile sen yine çağıracaksın biliyorum. Bu yüzden gelsinler yapacak bir şey yok. Benden çok sen heveslisin beni evlendirmeye….

Aradan bir hafta geçer. Cafar, Cafar’ın karısı Güllü ve oğulları Ali, Mümtaz’ların eve gelirler. Hoş geldin beş gittinden sonra asıl konuya gelinmek istenir. Cafar mevzuya şöyle girer:

  • Mümtaz’ım A… köyünde seni tanırlar, bilirler. Çok zor dönemlerden geçtiğinizi biliyorum. Genç yaşta karını kaybettin, kızlarına hem analık hem babalık yaptın. Onları bu günlere kadar getirdin. Hem Ayşe hem Fatma pırıl pırıl iki hanım oldular. Uzun lafın kısası, eğer kızınında gönlü varsa oğlum Ali’ye kızın Ayşe’yi istiyoruz…
  • Cafar, güzel sözlerin için teşekkür ederim. Dediğim gibi ben kızlarımı asla zorlamam. Ben neden istemiyim vermek. Onun da mutlu bir yuvası olsun, çoluk çocuğa karışsın. Onun yaşındakiler çoluk çocuk sahibi oldular bile. Ama bu işler kısmet işleridir. Benim diyeceğim bir şey yok. Öncelik kızımındır. O kabul ederse, seve seve veririm.

Güllü etrafı derin derin süzmektedir. Evdeki eşyaları, duvarları, Mümtaz’ın kılık kıyafetini adeta dedektif gibi incelemektedir. Suratındaki sevimsizlik bugünde devam etmektedir. Patavatsızca hareketler, lafın nereye gittiğini bilmeden ettiği sözler cabasıdır:

  • Bey, oğlum Ali’ye kız çok. Boylu, poslu şuradan aşağı delikanlı maşallah. Ayşe olmaz, Zeynep olur, Zeynep olmaz Elif olur. Oğlumuza kız mı yok. Kız evi naz evi derler, burası naz evide değil mübarek…

 

Konuşmaları mutfağın kapısından dinleyen Ayşe’nin kadına karşı beslediği duygular negatif yöne kaymıştır. İçeridekilerin yüzünü daha önce hiç görmemiş olmasına karşın, kimin ne derece düşünce yapısına sahip olduğunu az çok kestirebilmektedir. Bir an önce kahveleri servis edip oracıktan uzaklaşmak istemektedir. İçinden şunları geçirmektedir:

  • Üfff, ne biçim kadın bu böyle. Yaşından başından da utanmıyor. Ettiği lafları küçücük çocuklar bile söylemez. Kız mı yokmuş. Sanki sebze meyve alıyor mübarekler. Kocasına bak, bir de karısına bak. Dağlar kadar fark var. Kalkıp gitselerde rahat etsek. İçim sıkılmaya başladı artık…

Kahveler içilmiş, muhabbet edilmiştir. Saat epey geçmiş, Cafar ve ailesi hoşçakal ile yollanmıştır. Fatma uykusuz olduğu için sedirin en uç köşesinde kıvrılarak uyumuş, arada bir sinek vızıltısı ile uyanıp uyanıp geri yatmıştır. Baba Mümtaz, bir tütün sarmış tellendire tellendire pencerinin önünde içmeye başlamıştır. Gökyüzündeki yıldızların parlaklığına hayretler içinde bakarak içli içli sigarasını içine çekmekteydi. Ayşe ise mutfakta fincaları yıkamakla meşguldü. Bir aralık odadan ses duyuldu:

  • Ayşee, kız gel bakayım buraya hele.
  • Geliyorum, şu fincalarını yıkayıp.
  • Tamam, gelirken örtüde getir, kardeşin burada uyuya kaldı, kaldırırsak huysuzlanacak. Burada yatsın bu gecelik.

Ayşe, fincaları yıkar, mutfağın lambasını kapatır. Kardeşinin üstüne örtüye getirir. Babasına diyeceğini de bakışlı bir ifade ile süzmeye başlar. Mümtaz çok geçmeden direk konuya girer.

  • Eeee, beğendin mi Cafar’ın oğlu Ali’yi. Nasıl, efendi çocuk değil mi?
  • Efendi olmasına efendi baba. Ona diyecek bir sözüm yok. Lakin o cadı anası biraz deli gibi bir hali vardı. Kız çokmuş, Ayşe olmazsa Zeynep olurmuş, bilmem kim olurmuş gibi deli deli laflar etti. Bu kadın şimdi böyle ise ileride nasıl olur kimbilir.
  • Sen ona bakma, Ali’yi beğendin mi onu söyle? Sende bahane çoktur. Yine kendine göre bir sebep bulmuşsun belli ki. Güllü kadının dediğini takıntılık haline getirmişsin. Onun huyu öyle yapacak bir şey yok bu konuda. Sen oğulları Ali’yi beğendin mi hele onu söyle kız? Güllü’yü, Cafar’ı napacaksın sen ne derlerse desinler. Hele sen beğenip beğenmediğini söyle bir?
  • Beğenmedim. Bu iş olmaz.
  • Niye olmuyormuş?
  • Beğenmedim diyorum işte, niyesi mi var bu işin.
  • Var tabiki, senin yaptığın bir değil iki değil, geleni geri çevirmekten bıkmadın mı?
  • Bıkmadım, beğenmiyorsam bundan onlara ne.
  • Kız sen beni deli mi edeceksin? Yüz verdikce şımardın tepemize çıktın. Beğenmiyorum, beğenmiyorum. İstemem, istemem. Başka bir dediğin şey yok.
  • Çok istiyorsan sen evlen baba.
  • Senin dilin fazla uzamış belli, ettiğin lakırdıları kulağın duyuyor mu hiç?
  • Bunda ayıp birşey yok. Çok istiyorsan sen evlen, hepimiz rahat edelim.
  • Canımı sıkma kız benim, kırarım bacaklarını görürsün. Evlenmiş, senin ne haddine böyle lakırdılar etmen. Tepemin tasını attırma sonuçlarına katlanırsın.
  • Ne yapacaksın, beni mi öldüreceksin? Evlatlıktan mı reddeceksin.
  • Bu kız beni deli etti Allah’ım. Canını yakmadan canımı alda kurtulayım. Sana ben yapacağımı biliyorum. Yarından tezi yok Cafar’la konuşacağım bu iş oldu diyeceğim.
  • Bunu yaparsan kendimi öldürürüm baba. Rızam olmadan evlenmek istemiyorum kimseyle. Mutsuz yaşamak kadar kötü birşey yok. Bir ömür bekar kalırım daha iyi.
  • Zamanla alışırsın. Bizim zamanımızda böyle miydi? Teeeey, anne babamız beğenir, bizim fikrimiz sorulmadan evlenirdik. Çoğu nikah günü görürdü kiminlen evleneceğini. Sen yine iyisin. Ama artık yeter, canıma tak etti. Onu beğenme bunu beğenme, eee nolacak. Otuz yaşına gidiyorsun, karttıktan sonra kim alır seni. Yaşlı yaşlı dedelere mi gitmek istiyorsun?
  • Rızam olmadan evlenmek istemiyorum kimseyle. Anlıyor musun beni? Bir ömür bekar kalmak bundan daha iyidir. Devir değişiyor, eski zamanlar eskide kaldı. Artık herkes birbirini tanıyıp evleniyor. Zoraki iş yapılmıyor. Aradan geçen yıllarda çok şeyler değişti. Ne kadar kötü bir durum hiç tanımadığın görmediğin biriyle evlenmek. Kimdir, nasıl biridir, hiç bir şey bilmeden evlenmeyi bu devirde ben kabul edemem.
  • Bugün gördün işte Ali’yi yeterlidir. Yarın babasıyla konuşup, en kısa zamanda nikahınızı yapacağız.
  • Babacığım yalvarırım beni kötü şeyler yapmaya sürüklemeyiniz. Derdimi neden anlamak istemiyorsunuz? Mutsuz yaşamak istemiyorum. Sevmedikten sonra evlenmişim neye yarar bu? Yalvarırım yapmayın, etmeyin.
  • Ben anlamam, sevmeyi sevilmeyi. Bizim zamanımızda sevmek mi , sevilmek mi vardı hele ? Geçeceksin bu boş lafları. Hele bir itiraz et yakarım seni yakarım. Senin ettiğin yeter artık. Bir değil, iki değil, üç değil. Yüz verdik eşeğe geldi sıçtı döşeğe. Bu iş bitmiştir o kadar…

 

II

Aradan iki yıl geçmişti. Ayşe ile Ali evlenmiş, bir erkek çocukları olmuştu. Çocuklarının adı İshak’tır. Hep beraber köyde yaşamlarını sürdürmektelerdi. Cafar ve Güllü’nün yanlarında yaşamaktalardı. Evin tüm yükü gelin olan Ayşe’nin sırtına binmişti. Güllü her şeyden elini eteğini çekmiş, baş köşeye oturmuş habire emirler yağdırıyordu:

  • Ne biçim kadınsın be sen, elin hiç mi iş tutmaz senin. Beceriksiz kadın seni. Daha bir çocuğa bile bakamıyorsun. Bu yerlerin hali nedir böyle, kirden görünmüyor… Sözde gelin hanımımız bugün bağa gidecekti. Neeeerdeeee… Ahh hep bu çileleri biz çektik. Bizim zamanımızda böyle miydi. Kayınvalidemiz ağzımızdan girer, burnumuzdan çıkardı da gıkımızı çıkaramazdık. Zamane gençlerine bir iş yaptıramıyorsun ki. Neeerdeeee o eski zamanlar neeeerdeee… Git şu çocuğuna bak, sonra bize öğlelik hazırla. Baban Cafar gelir birazdan.

Ayşe evleneli iki yıl olmuştu ama bir kere olsun yüzü gülmemişti. Yüzünde hep bir solukluk, mutsuzluk hakimdi. Babası Mümtaz’ın bir öfke ile kendisini evlendirmesini asla unutmayacaktı. Kocası Ali’den yana bir sıkıntısı yoktu. Kendisini bu iki yıllık zaman diliminde hiç incitmemişti. Onu tek üzen evin büyük hanımı Güllü’dür. Evin içinde onunla bulunmaktan rahatsız olsa bile bunu gizlemeyi başarmaktaydı.

Bu dönemlerde ise Mümtaz, kızı Fatma ile beraber yaşamaya devam etmekteydi. Bir gün Mümtaz ahırın kapısından eşeğini çıkarmakla meşguldü. Eşek ahırdan bir türlü çıkmak istemiyordu. Mümtaz eşeği çektikçe, eşek kendini geri atıyordu. En sonunda Mümtaz sinirlenerek eşeği suratına insanın içini yakacak derecede şamarı patlattı. Eşekte bir sersemleme oldu, bir kaç dakika kendine gelemedi. Bu esnada oralardan geçen köyün ağa babalarından Bekir Ağa olanları görür. Sert bir sesle:

  • Mümtazzzz !!! Ulan oğlum sen delisin, bir de eşeği mi deli etmeye çalışıyorsun. Utanmıyor musun, yaşından başından. Ağzı olmayan, çaresiz hayvana vurmaya. Bunun günahını nasıl vereceksin oğlum. Ayıp değil mi bu yaptığın. Hiç mi vicdan yok sende. Ne tuhaf bir adamsın. Hele kızını evlendirdikten sonra hepten delirdin sen. Akılsız, serseri seni.

Bu kadar laflara, hakaretlere dayanamayan Mümtaz başlar söylenmeye:

  • Eyyy Bekir Ağa, sana ne benim ne yaptığımdan. Keyfimin kahyası mı oldun. Mal benim, mülk benim. Bu eşekte benim. İster severim, ister döverim. Lafımı dinlemezse döverim. Bak şamarı patlatınca nasıl inadı durdu. Döve döve hizaya getireceksin bunları. Canımı sıkma bir şamarda sana vururum haaa. Zaten ayakta zor duruyorsun, ölümün benim elimden olmadan geç git yanımdan…

Bekir Ağa, bu konuşmadan sonra ağzını açmadan evinin yolunu tutar. Mümtaz ise eşeğine atlayarak evli kızının evine doğru yola çıkar. Yolda tıngır mıngır, düşe kalka yol alarak H…. Köyüne gitmeyi başarır. Köyün girişinde yakın arkadaşı Vahab’ı görür:

  • Ohooooo, Vahab’ım sen nerelerdesin ya ? Hiç görünmüyorsun etrafta.
  • Mümtaz, bu aralar işler yoğun. Evin yolunu zor buluyorum valla. Daha iki gün oldu köye geleli. 15-20 gün kalacağım buralarda. Bir şeyler yaparız bizim elamanlarla…
  • Olur, Vahap olur. Zeynel’le, İbrahim neredeler? İstanbul’a gittiler gidiş o gidiş. Ne geldiler, ne gittiler.
  • Sorma onları, köşeyi döndüler İstanbul’da. Buralarda hayat yok artık. En güzelini yaptılar. Ellerine güzel de para geçiyor. Biraz zor buralara dönmeleri.
  • Helal olsun ikisinede. Neyse, Vahap’cım bir gün ayarlayalım da konuşalım. Ben damatların eve gideyim bir. Belki yemek neyin vardır, yerim.
  • Tamam Mümtaz, dikkat et kendine. Görüşürüz…

Mümtaz, bu konuşmadan sonra damadının evine gider. Hoş bir karşılama ile Mümtaz salona alınır. Cafar ile damat Ali hizmette kusur istemezler. Güllü ise o melun melun bakışlarıyla, Mümtaz’ı ince ince süzer. Kılığını kıyafetini beğenmez. İmkanı olsa evin eşiğine bile adımını attırmaz. Ayşe bebeği ile ilgilenmiş, yemekleri hazırlamıştı. Babasına halen kırgın olduğu için pek samimi davranmıyordu. Laf, söz olmasın diye iyi görünmek istiyordu. Öylede yapıyordu. Mümtaz’ın deliliği üzerinde değilse muhabbeti insanın içini açardı. Bugün eşeği dövmesi hariç keyfi yerinde sayılırdı başladı damatla konuşmaya:

  • Eee, anlat bakalım Ali, neler yapıyorsun? Torunum İshak’la aran nasıl?
  • Valla nasıl bıraktıysanız öyledir bey baba. İşimize bakıyoruz. İshak’la aram iyi, fena değil. Zaten günde bir iki saat görüyorum. Geç geliyorum eve. Müşteri çıkıyor, götür getir derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Eve geldiğim vakitlerde de çocuk uyumuş oluyor çoktan.
  • Güzel, güzel. Çalışın tabi çalışın. Sen napıyorsun Cafar Efendi? Güllü kadınla aran nasıl?
  • Mümtaz’ım ne yapalım, bağ bahçe işleri. Uğraş dur. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. Bizde mecbur bakıyoruz. Dedelerimizden kalan yerlere. Yoksa dağ olup gidecek her yer. Nice yerlerimiz vardı önceleri, dağ taş yemyeşildi, sapsarıydı. Şimdi ottan pislikten görünmüyor. Eski insanlar gitti, dağın taşın dili kesildi. Bize konuşmuyor artık. Çünkü ilgi istiyor dağlarda. İlgisiz olunca onlarda bize küsüyor. Anca bir kaç yere bakabiliyorum, elimden geldiğince. Napayım, bu kadarına gücüm yetiyor. Bu işleri yapan nesil yetişmiyor artık. Biraz kendini büyüten, kaçıyor buralardan büyük şehirlere. Onlarda haklı tabii. Buralarda harcanır giderler. En azından oralarda bir meslek sahibi olurlar. Güllü kadınla aram iyi diyelim iyi olsun. Huyuna gidersen senden iyisi yok. Huyuna gitmezsen yandığının resmidir. Çenesi beş dakika olsun durmaz. Avazı çıktığı kadar bağırır. Dışarıdan duyan olsa evde cinayet var zanneder. Yuvarlanıp gidiyoruz artık, bu saatten sonra napalım…
  • Doğru diyorsun Cafar Efendi, doğru diyorsun. Senin kafa iyi çalışıyor. Etrafı, insanları iyi gözlemliyorsun. Bizim kızın durumu nasıl, varsa bir ters hareketi söyleyi ver bana?
  • Yok be Mümtazzzz, ne ters hareketi. Melek gibi kız, ağzı var dili yok. Maşallah çok güzel yetişmiş. Evin temizliği, yemeği hep onun elinden geçiyor. Bir sorun, sıkıntı yok çok şükür her şey yolunda.

Bu konuşmalar esnasında Güllü, Ayşe hakkında konuştuklarını anlayınca muhabbete dahil olmak ister:

  • Kız var kız var. Bu ne beceriksiz biri böyle Mümtaz. Çok mu aradın bu kızı sen. Bir işin ucundan tutsa eline yüzüne bulaştırır. Eline aldığı şeyi düşürüyor, kırıyor. Geçenlerde bir kova sütü yere dök. Neymiş ayağı kaymış düşmüş. Daha bu yolda yürüyemiyor, bir de çocuk bakıyor. Teeeeeyyyy, ben böyle miydim? Kayınvalidem aaa dese ben koşar su getirirdim. Ahhhhh şu geçen günler ahhhhh. Bizim zamanımızda yaşamış olsalardı, beş dakika durmazlardı kaçar giderlerdi. Çektiğim sıkıntıların milyonda birini bile çekmiyor yinede beceriksiz. Yinede elinden bir iş gelmiyor bu kızın. Yapacak bir şey yok aldık ailemize bir kere. Bari ele rezil etmese bizi. Eve misafir gelecek diye ödüm patlıyor. Acaba bu kız ailemizi rezil eder mi diye.

Bu boş lakırdıları daha fazla kaldıramayan Cafar şöyle der:

  • Hanım, yeter bu kadar saçmaladığın. Git İshak’a bak bakalım. Uyanmış mı. Uyanıksa getirde sevelim biraz…
  • Eyi bey, eyi getiririm. Ben ne hikmetse hep saçmalarım zaten…

 

 

III

Sabaha doğru kapı sert vuruşlarla dövülmekteydi. Sese uyanan Cafar, yarı uyur biçimde kapıya doğru ilerledi:

  • Kimdir o?
  • Benim emmi, ben sesimden çıkaramadın mı?
  • Yok…
  • Emmi benim ya, Murtaza.
  • Vaay, benim koçum.

Kapıyı büyük heyecanla açan Cafar, Murtaza’yı büyük sevinçle kucaklar. İçeriye davet eder. Ev halkı teker taker uyanırlar. Hepsinde büyük bir mutluluk vardır. Ayşe bile bu sevince kısa bir süre bile olsa dahil olmuştu. Sabah kahvaltısını hep beraber büyük bir sininin etrafında yapan aile, Murtaza’yı soru yağmuruna tutmuşlardı. İlk başta evin oğlu Ali soru sormuştu:

  • Eee, Murtaza neler yaptın bakalım bunca zamandır anlat hele?
  • Napayım emmi oğlu. Düştük bir göreve çıkamaz olduk işin içinden. Otobüsçülük zor iş, senin yaptığın taksicilik yanında. Uzun yollar çekilmiyor. İnsan uykusuz kalıyor, sersem gibi oluyor. Ne gecem belli, ne gündüzüm. Şuan tatile çıktım diye geldim buralara, yoksa neeerdeee, vayy anasını be 3 yılda ne çok şey değişmiş burada. Emmim dede olmuş, sen baba olmuşsun…
  • Öyle öyle, zaman gelip geçiyor işte napalım. Hayri emmimler nasıllar, İstanbul’da yaşıyorlar dimi onlar yine? Zaman zaman telefonla görüşüyoruz.
  • Evet evet, babamlar iyiler çok şükür. Devamlı gidip geliyorum yanlarına…

Daha sonra söze atlayan Güllü olmuştu, yine ağzından insanın canını yakacak derecede acı acı sözler çıkıyordu:

  • En iyisini sen yapıyorsun Murtaza, bak bizim oğlana. Evlendi de ne oldu? Teeey, çocuk iyice çöktü şu kız yüzünden. Üstüne üstlük birde çocukları oldu, bunlar kendilerine bakamıyorlar birde çocukla uğraşıyorlar. Biz böyle miydik? Sırtımızda bebeklen, dağa taşa çıkar odun toplar, ekinlerle uğraşır. Bağı, bahçeyi sulardık. Bizim gelin ise emek elden su gölden olduğu halde yine bir işi beceremez. Suratı bir kere olsun gülmez, meymeletsiz meymeletsiz bakar durur yüzüme. Kalk şunu yap desem, bin dereden su getirir. Güzelliğe aldanmayacaksın oğlum, alacağın kadının iş yapıp yapmayacağına bakacaksın her zaman. Ben de gelin oldum. Böyle miydim? Yaşadıklarımı yaşasa beş dakika durmaz bu al karası kadın…

Bu sözlerden Ayşe’nin rahatsız olduğunu gören Cafar olaya müdahale eder:

  • Hanım yine boş boş konuşmaya başladın. Ben gelinimi seviyorum, ne yapıyor gariban kız sana. Evi çekip çeviren o. Sen yaşını başını almışsın ama, laflarının nereye gittiğini bilmez oldun. Hergün yemeğini yaptığı için mi kötü oluyor bu kız? Hergün evi silip sürpürdüğü için mi kötü oluyor bu kız? Sana senin gibi bir gelin lazım ki hakkından gelsin senin. Ayıptır, yazıktır, günahtır bu dediğin şeyler. Kaç kere dedim sana yine o kirli ağzını tutamıyorsun.
  • Beey, sende onu savunup durma. Ne buluyorsunuz bu meymeletsizde? Ağzını bıçak açmıyor. Eve geleli ne kadar zaman oldu oturup insan gibi iki çift laf ettiğini duymadım. Söylersem suç, söylemezsem suç. Ne haliniz varsa görün…

Olayın ortasında kalan Murtaza, hayretler içinde olup bitenleri gözlemlemekteydi. Kimin haklı olduğunu kestiremiyordu. Bir yandan Güllü’ye diğer yandan Ayşe’ye bakıyordu gizliden gizliye… Kızın hali, oturuşu, ses çıkartmayışı ile saygıda kusur etmediğini görebiliyordu. Yengesi Güllü’nün ise boş lakırdılarında doğruluk payı olup olmadığını düşünüyordu. Bu esnada evin alt tarafından Mümtaz’ın sesi gelmekteydi:

  • Cafar Efendiiii ! Looo, evde misiniz?

Sesi duyan Cafar, pencereye çıkarak Mümtaz’la konuşmaya başlar:

  • Hee, evdeyik Mümtaz… Murtaza gelmiş bizleri görmeye kahvaltı yapıyoruz buyur gel beraber yapalım.
  • Sağolasın Cafar Efendi, biraz işlerim var. Bugün sizin buraya geldim. Köylülere süt dağıtacağım. Siparişleri vereyim. Süt lazımsa size vereyim, içerisiniz.
  • Süt var var, daha evdeki bitmedi. Sağolasın, bitince haber ederim sana.
  • Eyii, Murtaza’ya selamlarımı ilet. Hoşgelmiş, gelip göreyim onu da müsait bir zamanda.
  • Tamam Mümtaz’ım. Kolay gele…

Mümtaz inatçı eşeği ile sütleri servis etmekteydi. Kapı kapı dolaşıp süt isteyenlere sütleri vermekteydi. İlk uğradığı yer eski püskü, yıkık dökük bir evde yaşayan Gaffur Ağanın evidir. Gaffur Ağa, esmer tenli, saçlarının önü dökülmüş, uzunca kulaklı, dişleri dökülmüş sadece alt çenesinde bir dişi kalan, alınında sıra sıra çizilmiş çizgileri olan, kahverengi gözlü, kapkara dudaklı, zayıf yapılı biridir. Murtaza’nın ilk durağı burası olmuştur. Kapıyı üç kere orta şiddetle vurduktan sonra seslenir:

  • Gaffur Ağa, az bak hele.
  • Geldim, geldim… Anca yürüyorum, ayaklarımdan dolayı.
  • Tamam ağa. Ben buradayım. Fazla bekletme beni daha uğrayacağım yerler var.
  • Geldim Mümtaz, ne aceleci adamsın öyle. Yaşlanınca görürüm senide.
  • Gaffur Ağa, tepemin tasını attırma. Bekliyoruz dedik. Gelirken sütünü koymak için kap, kacak getir hele. Bir de bunun için beklemiyim seni.

Gaffur Ağa ile yaşanan bu kısa diyalogdan sonra, ağa sütünü almış parasını vermişti. Mümtaz’ın ikinci durağı Gaffur Ağanın evinin az ilerisinde olan bir evdi. Ev yeni yapılmış, köyün ilk modern evlerinden birisiydi. Mümtaz bu evin önüne her geldiğinde hayran hayran bakıp ağzından aşağıya salyalar akardı. Kendi kendine söylenirdi:

  • Vaaay anasını be, adamlarda para var ki yapıyor. Kim bilir ne kadar pahalıdır bu evi yapmak. Saray gibi ev mübarek. Ama içindekiler adam değil napayım. Kendi kendilerine bir havaları var sorsan kendilerinden üstünü yok.

Evin sahibi Arap asıllı Hatice’dir. Ailesinden kalan servet ile köyünde ki eski evi yıktırıp yerine daha yeni, daha şık bir ev yaptırmıştı. Ailesinin kendisinden başka kimseye hayrı yoktu. Kimseye birşey vermezler, kimseden birşey almazlardı. Köylü ile de araları bozuktur. Sadece Cafar’ın ailesi ile araları iyidir. Mümtaz eve hayran hayran bakarken bir ses duyulur:

  • Heeey, Mimtaz sütü getirdin mi hele?
  • Getirdim getirmesine, adım Mimtaz değil, Mümtaz bu arada.
  • Biliyorum Mimtaz, canım böyle demek istiyor.
  • Canına başlatma şimdi, dalga geçecek başka adam bul. Attırma tepemin tasını benim.
  • Senin deliliğin yine üstünde anlaşılan, aaaa o eşeğin üstündekiler ne öyle. Bu kadar yük bindirilir mi üstüne hayvancağızın. Günahtır.
  • Sen sus, cezalıdır o bügün. Çekiyorum çekiyorum gelmiyor. Bende ceza verdim ona. Ne kadar malzeme varsa bindirdim üstüne. Benimle inatlaşmasın kimse.
  • İlahi Mimtaz, hayvandır o, onunla bir olunur mu hiç?
  • Benim hayvanımsa benim kurallarıma uyacak, yoksa böyle cezalandırırım onu. Bak şimdi nasıl geliyor, peşim sıra.
  • Acıdım hayvana ya, geçenlerde Bekir Ağa geldi köye. Ettiğin iş mi oğlum, yaşını başını almış adama etmediğini bırakmamışsın. Adam bir şeyde dememiş, eşeğe niye vuruyorsun günahtır demiş.
  • Bundan sanane be kadın. Avukatı mısın sen onun? Eşek benim, mal benim size ne oluyor anlamıyorum. Getir kap, kacak al şu sütünü. Gideceğim yerler var daha. Hayret birşey ya. Yok niye demişimde, yok günahmışta. Milletin avukatı olmuşsun resmen. Hadi al şu sütü, gideceğim yoksa…

Arap Hatice’den sütün parasını aldıkdan sonra, yol boyu ağzında sigarası ile ağır ağır gideceği yere doğru ilerler. Güneşin tepeden gelmesiyle başına iyice sıcak düşen Mümtaz tepeden tırnağa terler. Gölgelik bir yerde beş on dakika dinlenir. Oturduğu yerde üzerine ağırlık çöktüğünü hissettiği anda direk ayağa fırlar. Matarasındaki suyu içerek yola devam eder…

-İLK BÖLÜM SONU-

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Demokrasi ve Şehitler Türkiye’nin Geleceği

Türkiye 7 Ağustos 2016’da bir tarih yazdı. 15 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinden sonra ortaya çıkan en büyük gelişme 7 Ağustos’ta Türkiye’nin birlik ve beraberliği oldu. Türkiye’nin milli iradesinin tecellisine darbe vurulmaya çalışıldı. Ancak TSK içerisindeki demokrat askerler, Emniyet içerisindeki darbe karşıtları ve halk darbeye karşı dik duruş sergiledi. Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Türkiye’nin gelecek senelerinin kodları belli oldu.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Türkiye’de darbenin ardından yeni bir siyasi atmosfere kavuştu. İç politikada yaşanan gerginlikler ve kutuplaşmalar son buldu. Farklı cephelerde olduğunu zanneden AK Parti, CHP ve MHP tabanı aynı tabanda buluşmayı başardı. Türkiye’nin ortak nokta olduğu her kesim tarafından idrak edilebildi. Özellikle 2011 Genel Seçimleri sonrasında tutumunu sertleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı hatayı fark etti ve Türkiye’nin tüm kesimlerini kucakladı. 7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi ise bu tutum değişikliğinin ilanı olarak algılanabilir. Kemal Kılıçdaroğlu ilk daveti kabul etmese dahi, birlik ve beraberlik adına bir kez daha Kılıçdaroğlu’na davette bulunarak samimi bir davet olduğunun mesajını verdi ve CHP saflarını iyi niyetine inandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın samimiyetinin yanı sıra, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin samimi tutumu da Yenikapı’daki birlikteliği taçlandırdı.  Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada suçlayıcı ve agrasif bir tutum sergilemedi. Aksine yapıcı ve birleştirici bir konuşma yaptı. Geçmişte yapılan hatalardan bahsetti ve bundan sonrasında aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini vurguladı. Geçmişte hatalar yapıldı fakat biz bugün beraberiz ve yarınları hep beraber inşa edeceğiz mesajı verdi.

Hakimiyet Milletindir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakimiyet Milletindir “ sözü Türk Siyaseti’nin gelecekteki ilkeleri arasında yer alacak. Artık millet hakimiyetinin ne kadar önemli olduğu konusunda tüm siyasi partiler birbirinin söylemlerine güveniyor. Bugünden sonra siyasi partiler birbirlerini darbeyi desteklemekle ve vesayeti savunmakla suçlayamayacak. 15 Temmuz gecesi TBMM bombalanırken AK Parti, CHP ve MHP milletvekilleri hep beraber milli iradeyi koruyabilmek adına mecliste kalarak ölümü göze aldılar. 15 Temmuz 2016 sonrasında meclisteki siyasi partiler birbirlerine karşı daha az şüpheyle yaklaşacaklar.

CHP’de ilçe yönetimleri dahi Yenikapı’daki Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne katılım gösterdi. Eski Şişli Belediye Başkanı “Mustafa Sarıgül” ve Şişli İlçe Meclis üyesi “Emir Sarıgül”, Şişli’yi Yenikapı Mitingi’ne davet etti. Hep beraber Türkiye olduğumuzun mesajını verdiler topluma. CHP içerisinde Sarıgül’ün ne kadar önemli bir unsur olduğu ve Genel Merkez için bir güvence olduğu anlaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin Yenikapı’ya gitme kararını açıklaması sonrası Sarıgül büyük bir destek verdi  ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabana karşı daha güçlü olabilmesini sağladı. CHP, Mustafa Sarıgül’e güvenmenin ne kadar doğru bir hamle olduğunu bir kez daha görme fırsatı buldu. Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi, CHP içerisinde birlik ve güven konusunda bir fırsat oldu.

15 Temmuz 2016’da ve sonrasında sosyal medya konusunda herhangi bir kısıtlama yaşanmadı. Türkiye’de yayın yasağı ve interneti yavaşlatmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığı ve halkın haberdar edilmesinin ülkenin çıkarına olduğu fark edildi. 15 Temmuz 2016 sonrasında internet yavaşlatma ve yayın yasağı gibi yöntemlere başvurmayı talep eden siyasetçilerin iyi niyetinden şüphe edilmesi gerektiğini AK Parti de, CHP de öğrenmiş oldu.

Türkiye, İç Politika’da büyük değişimler yaşanacağının sinyalleri verildiği gibi, Türk Dış Politikası’nda da köklü değişimler yaşanabileceğinin sinyalleri hem Başbakanlık, hem Cumhurbaşkanlığı tarafından hissettirildi. Türkiye’nin ABD ve AB’ye karşı güveni ve yakınlığı her geçen gün azalacak. Geçmişte de dile getirdiğim gibi Rusya ve İran ile yakınlaşmalar hız kazanacak. İncirlik Üssü konusunda AK Parti tabanının tepkili olması ve bu tepkinin desteklenmesi, Türk Dış Politikası’na değişimin ayak seslerinden birisi olarak algılanabilir. Bunun dışında, Başbakanlık Resmi Hesabı’ndan Fethullah Gülen Terör Örgütü gibi, örgütün arkasındaki güçlerinde vurgulanması Türkiye için Batı odaklı politikaların dondurulacağının sinyalleri olarak okunabilir.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde idam vurgusu ise kaygı duyulacak bir konu olarak göze çarptı. Geçmişte kumpaslar sonucu insanların neredeyse vatan haini ilan edildiği bir ülkede hukuk reformu gerektiği şüphesizdir. Örnek vermek gerekir ise, Türkiye’de idam cezası olsaydı Ergenekon ve Balyoz’da yargılananlar ve kumpasın mağdurları idam edildikleri için bugün mezarları başında anılacaktı. Gelecekte olası bir hukuksuzlukta temyizi olmayan idam cezası gibi yöntemler toplum vicdanını yaralayacaktır.

 

1993’de katledildiği güne dek Uğur Mumcu bugünlerden bahsetmişti ve bu sebep ile kalleşlerin bombalarıyla öldürüldü. Birçok gazeteci ve CHP milletvekili Fethullah Gülen Cemaati’nin devlete sızmasının tehlikeli olduğunu vurgulamıştı. Ancak geçmişte AK Parti tarafından bu tehlike göz ardı edildi. Fethullah Gülen ve haşhaşileri gibi gelecekte devlete sızması için yeni cemaatlerin, siyasi yapıların veya örgütlerin sızmaması için devlet kadrolarının adaletli bir şekilde dağıtılması gerektiğini Türkiye olarak acı bir şekilde deneyimledik. Bir daha benzer bir sıkıntı yaşamamak için geçmişimizle ve birbirimizle barışarak bu zorlu süreci geride bırakmalıyız.