Mezhep Çatışması

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

“Mezhepçilik” ya da mezhep çatışması kavramlarının son yıllarda sadece Orta Doğu coğrafyasını çağrıştırması olağan olarak değerlendirilse de aslında mezhep temelli ayrışmalar, tarihin belirli zamanlarında Batı Avrupa da dâhil olmak üzere birçok bölgede yaygınlaşmış ve zaman içinde etkisini kaybetmiştir. Temelde bazı farklı dinamiklerle de şekillenmiş olmaları bir yana, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa devletleri arasında yaşanan “Din Savaşları” bu bağlamda en çarpıcı ve trajik örnektir.

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

Bugünün Müslüman dünyasında ise durum biraz daha farklı. Bazı bölge ülkelerinin iç istikrarsızlıkları sonucu yaşadıkları göreceli zayıflık halinden beslenen belirli güç odakları ile bölgede iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı otokratik rejimlerin taraftarlarını konsolide etme çalışmaları sonucu ortaya çıkan mezhebe dayalı ayrışma, bir girdap gibi halkları her geçen gün biraz daha içine çekiyor. Bu ayrışmaya suni demek biraz abartılı bir yaklaşım olsa bile tam da doğal olmayan bu “zorlama” kopuşun yaratacağı tehlike ise bundan 400 yıl önceki Avrupa’nın hali göz önünde bulundurulsa oldukça net olarak anlaşılabilir. Ancak burada kitleler tarafından asıl anlaşılması gereken ise mezhepçiliğin şu anda Orta Doğu’da başta devletler olmak üzere bazı siyasi güç odakları tarafından daha geniş hedeflere ulaşma yolunda, büyük halk kitlelerini mobilize etmeye yarayan bir araç olarak kullanışlı görünüyor olduğu ve bu tuzağa düşmekten kaçınmak gerektiğidir.

Arap İsyanları ve Yemen

Dikkatli incelendiğinde 2010’da patlayan ve hızla yayılan Arap İsyanları’nda meydanlarda dile getirilen talepler genel anlamda demokrasinin genişlemesi, insan haklarına gerektiği önemi veren ve halkın ekonomik refahını sağlayan bir düzenin kurulması yönündeydi. Bazı ülkelerde bu talepler geniş çaplı reformlar, bazılarında ise rejimin değişmesi yönünde şekillense de sokaktaki kitleler kendini vatansever olarak tanımlıyordu. İsyanların ilk döneminde ve devamında, Tunus ve Mısır’da halkı ezen yönetimler devrilirken, Tahrir Meydanı’nda ya da Sidi Bouzid sokaklarında mezhepçi bir ayrışmanın varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu anlamdaki ilk adımlar, Bahreyn ve Yemen’de dini topluluklarla özdeşleşmiş rejimlerin isyana karşı aldıkları tutumla gün yüzüne çıkarken, Suriye’de nüfusun %11 ini oluşturan Alevileri sert muhalefete karşı arkasında sıkıca tutmaya çalışan Esad rejiminin manevralarıyla iyice belirginleşti. Bahreyn’deki Sünni iktidarın yardımına Suudi Arabistan koşarken; Yemen’de Suudlar, Sünni ağırlıklı muhalefetin lehine olacak şekilde Körfez İşbirliği Konseyi aracılığıyla bir ulusal diyalog süreci başlatarak ayaklanmamaları yatıştırıyordu. Suriye’de ise hepimizin bildiği gibi IŞİD ve muhalefetin kalanıyla rejim güçleri

arasındaki kanlı çatışmalar hala sürmekte ve Esad rejimi Rusya’nın dışında Şii İran ve Hizbullah tarafından da açıkça desteklenmekte. Durum böyleyken bu üç olay üzerinden mezhep çatışmasının bölgede çoktan hüküm sürdüğünü söylemek doğru gibi görünse de aslında durum bundan daha derin ve bu yorum tamamen yanlış değilse bile yüzeysel kalmaya mahkûm görünüyor.

İran ve Katar

Derinlemesine bir analiz yapıldığında Suudi Arabistan, Katar, İran gibi ülkelerin bu müdahale tercihlerini asıl şekillendirenin mezhepsel bir ayrılıktan çok bölgesel güç dengesinde konumlanmaları açısından sadece çıkar odaklı alınan kararlar olduğunu görmek çok da zor değil. Temelde bu tercihler, İran açısından iyi ilişkiler içinde olduğu Rusya bölgede etkinliğini artırırken ve kendisi de ambargo yükünü sırtından atmışken, bölgesel liderliği elde etmek yönünde atılan adımlar anlamına geliyor. Bu bağlamda, ne olacağı tam olarak öngörülemeyen bir Suriye rejimi yerine, dost Esad İran için çok daha değerli olduğundan Suriye’de rejimin bu mücadeleden galip çıkması İran açısından oldukça belirleyici. Körfez bölgesindeki rakibi Katar’ı –haliyle- büyük bir tehdit olarak algılayamayan, geleneksel politika tercihi olarak statükoyu korumayı belirlemiş Suudi Arabistan penceresinden ise iki tehlikeden şu an için öncelikli olan mevcut dengenin İran lehine bozulması. İlk tehlikeyi, yani ayaklanmaların Körfez’e yayılıp kendisi ve komşularında kontrolü dışında bir etki yaratmasını engellemeyi başaran Suudi Arabistan’ın Suriye’de muhalefeti desteklemesinin temel amacı, İran’ın yakın gelecekte kuvvetle muhtemel olan bir Esad rejimi desteğinden mahrum kalmasıdır. Bu devletlerin dış politika tercihlerini açık veya üstü kapalı bir biçimde dini inanışlarına bağlaması ise geniş halk kitlelerini bu politikalara paralel olarak seferber etme ihtiyacındandır. Bu durumun en net örneği de Katar ve Suudi Arabistan’ın hamleleri arasındaki genelde gözden kaçan farkta gizlidir.

Vehhabi inancı ve Katar

Bu iki devlette de hâkim olan inanç Sünni İslam’ın Vehhabi koludur. Yani söylendiği gibi Orta Doğu etnik ve mezhepsel kimliğin diğer bütün kimlikleri saf dışı bıraktığı bir çatışmayla bölünmüş durumda ise; bu iki devletin konum ve ilişkileri bir yana sadece inançlarından dolayı bile paralel bir politika izlemesi gerekmektedir. Oysa bu iki ülkenin Mısır ve Suriye konusundaki politikaları taban tabana zıt değilse de keskin bir biçimde ayrışmış vaziyettedir. Arap İsyanları sonucunda kendilerini konumlandırdıkları noktalar da bir o kadar farklıdır. Bu fark tam olarak iki devletin kurulu düzenlerini korumak adına farklı stratejiler benimsemelerinden kaynaklanmakta olup aralarındaki inanç ortaklığı dahi bu ayrışmayı yok etmeye yetmemektedir. Bu iki Körfez ülkesi, Suriye’de rejimin devrilmesi için savaşırken aynı zamanda birbirleriyle de rekabet halinde olan farklı grupları desteklemektedir.

Katar dosyası

Mübarek sonrası Mısır’da ise Katar, neredeyse bulunduğu her yerde önemli bir halk desteğine sahip olan ve Müslüman halkları siyasal hayata daha yoğun olarak katılmaya teşvik eden Müslüman Kardeşler’i desteklerken; değişimden (özellikle bu yönde bir değişimden) hiç hazzetmeyen, bütün düzeni halkın yönetime katılımının yok denecek kadar kısıtlı olması üzerine kurulu Suudi Arabistan, iktidarda hak iddia eden diğer grupları desteklemektedir. Hatta bulunduğu her bölgede Müslüman Kardeşler hareketini yok etmek için büyük bir uğraş vermektedir. Yapısal anlamda oldukça benzer bu iki ülkenin yöntemleri arasındaki bu fark temelde Katar’ın bu hızla değişen siyasal ve sosyal ortamda ayaklanmaların rüzgârını arkasına almayı hedeflemesi, Suudi Arabistan’ın ise bu isyan hareketinin diğer halklara (tabii ki özellikle kendi halkına) kötü(!) örnek oluşturmasından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu örnekten de görülebileceği üzere bölgedeki rekabeti Sünni-Şii mücadelesi şeklinde okumak yanlış olmak bir yana tam da malum güç odaklarının oyununda piyon olmaya gönüllü olmak anlamına gelmektedir.

Son olarak belirtilmesi gerekir ki amacı ve yöntemi ne olursa olsun halk içinde özellikle yaratılan bu mezhebe dayalı ayrışmanın izlerini silmek neredeyse imkânsız olacaktır. Mezhep çatışması “virüsü” Suriye’de olduğu gibi, bir kez kana karıştıktan sonra ülkedeki gelişmeler ne yönde evrilmiş olursa olsun, sular durulduğunda kurulacak düzende bu ayrışmanın parmak izleri olacak ve bundan doğan talepler belirleyici rol oynayacaktır. Bölgede orta vadede etkin bir konum kazanmayı hedefleyen ülkeler açısından ise çevre toplumlarda yayılan bu mezhep odaklı çatışmayı körükleyip, bölgedeki yangını daha da büyük boyutlara taşımaktan ve kendi evine de sıçratmaktan kaçınma hedefi dış politikadaki kararların belirleyici ilkesi olmalıdır. Bu noktada, 2010’da başlayan ayaklanmaların yarattığı domino etkisi, olası bir mezhep savaşının tarafı olmayı çıkarına uygun gören devletlere bir ders niteliğinde, gerektiğinde halk tarafından hatırlatılması büyük önem arz etmektedir.

Toplumsal sorun üzerine

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

AK Parti ve Anayasal düzenin hasar görmesi

AK Parti ve Anayasal Düzen

AK Parti ve Anayasal Düzenin Hasar Görmesi

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, “Aslında başkanlık sistemine 2007’de geçildi” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AK Parti ile bağı konusunda sık sık vurgular yapıyor. Ahmet Davutoğlu‘nun ani ayrılık kararı sonrasında AK Parti Genel Başkanlığı için en önemli aday olan Binali Yıldırım ise tek aday olarak girdiği 2. AK Parti Olağanüstü Kongresi’nde yaptığı konuşma ile devlet düzenine darbe sinyalleri verdi. AK Parti ve anayasal düzen arasındaki ilişkinin yok olması, Türkiye’de hukuk düzenini tehlikeye atıyor.

AK Parti ve Anayasal Düzen

Eski Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı ve İzmir Milletvekili Binali Yıldırım, son referandumla cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle esasında fiilen başkanlık sisteminin gelmiş durumda olduğunu söyledi. 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği günden bu yana fiili olarak Başkanlık Sistemi uygulanıyor ise  Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. bendine göre müebbet hapis cezasına varacak bir suç işleniyor.  309. maddenin 1. bendine tekrardan bakalım hep beraber; “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” AK Parti dönemindeki fiili durumu incelemeye geçmeden dahi, AK Parti’nin TCK 309. maddeye uymadığını ve devlet düzenini yıkmaya yönelik hareketlerini söylemlerinden görebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin öngördüğü düzen Başkanlık Sistemi olmamasına rağmen bir başka sistemle ülkeyi yönetmeye çalışmak devlet düzenini yıkmaktır ve geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıdır. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan için hukuk ve demokrasi içerisinde devam edebilmek her geçen gün daha da zor bir hal almaya başlıyor. Mevcut düzeni ortadan kaldırmak ve buna teşebbüs etmek, AK Parti‘yi geri dönüşü olmayan bir yola sokuyor.

Yolsuzluk ve adam kayırma gibi suçlar neredeyse her hükümet döneminde yaşanan suçlardır. Bu suçlar sonrasında hükümet için demokratik sistem içerisinde kalmak herhangi bir engel teşkil etmez. Ancak sistemi tıkamak ve işleyişini engellemek, Anayasal düzenin dışına çıkmak gibi suçlarda geri dönüş olamaz. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan için iktidarda kalmak dışında hiçbir çare yok. Recep Tayyip Erdoğan ve mevcut rejim, sertleştikçe radikalleşecek ve radikalleştikçe hukuk dışına çıkacaklar. AK Parti ve anayasal düzen arasındaki bağ bir daha düzelemeyecek biçimde zarar gördü ve parçalandı.

AK Parti içerisinde hala demokratların olmadığı düşüncesindeyim. AK Parti içerisindeki son demokratlar Ahmet Davutoğlu’nun kazandığı seçim zaferine rağmen Erdoğan vesayetine direnmesinden dolayı görevden alınmasıyla AK Parti’yi terk ettiler. Bu sebeple artık AK Parti içerisindeki demokratlara seslenmeye gerek görmüyorum. Ancak hala AK Parti içerisinde vatanperver ve insana saygılı üyelerin ve destekçilerin olduğu inancındayım. Türkiye’yi daha büyük felaketlere sürüklemeden bu hatadan vazgeçmek zorundalar. Aksi halde, ileride torunlarına söylemekten utandıkları bir dönemin mimarları arasında yer alacaklar.

 

Sosyal Liberalizm

 

 

Orta Doğu'da Bölgesel Güç

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Daha önce “Değişen Dünya Düzeni: post modern soğuk savaşın ayak sesleri” başlıklı yazımda Rusya’nın keskinleşerek saldırganlaşan politikasının özellikle Orta Doğu merkezli güç mücadelesini hızlandıracağı ve bu durumun uluslararası düzeyde Soğuk Savaş benzeri bir sürece yol açmasının muhtemel olduğunu vurgulamıştım. Bu eğilim, şiddetlenen ISİD tehdidi dolayısıyla güncel olarak ikinci plana düşmüş gibi görünse de aslında bu yılın başından beri bölgedeki gelişmeler, biraz gecikmeli de olsa bir 21. Yüzyıl soğuk savaşının kaçınılmaz olduğunu gösterir nitelikte. Bu gelişmeler ışığında, klasik soğuk savaştan farklı olarak, bu mücadelenin, dış güçlerin direk müdahil olmasıyla değil, aksine Ortadoğu’da söz sahibi olmak isteyen devletlerin bölgesel aktörler üzerinden yürüteceği bir çatışma olması da kuvvetle muhtemel. Yeni Orta Doğu’da bölgesel güç olma konusunda dengeleri çok doğru hesaplamak gerekiyor.

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından beri Orta Doğu güç dengeleri, oluşan boşluğun küresel dış güçlerce doldurulması prensibiyle oluşmaktadır. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin yarattığı boşluk İngiltere ve Fransa tarafından doldurulmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkelerin bölgeden çekilmesi ABD’nin onların yerini almasıyla sonuçlanmıştı. Her iki dönemde de bölgeye kalıcı bir giriş yapmayı amaçlayan dış güçler hem diplomatik hem de askeri anlamda bölgeye yerleşmiş ve bölge ülkelerindeki fiziki varlıklarını olabildiğince kuvvetli tutmaya gayret etmişlerdir. Hem geçmiş dönemlerden alınan dersler hem de son dönemde ABD’nin tarihinin en uzun savaşı haline gelen Afganistan ve Irak’ta yaşadığı sıkıntılar ile bölgedeki askeri varlığını bitirmekte karşılaştığı güçlükler, yakın vadede Orta Doğu’daki güç mücadelesinin “vekâleten” bölgesel güçler aracılığıyla yürütülmesinin esas aktörler açısından en gerçekçi ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu durum ise bölge ülkelerinin kendilerini daha güçlü bir şekilde konumlandırabilmeleri adına kaçırılmaz bir fırsat niteliğinde.
Bu noktada altının çizilmesi gerekir ki bu sürecin Arap Baharı şeklinde adlandırılan ayaklanmaların hemen sonrasına denk gelmesi, “bölgesel güç” olarak uluslararası bu mücadelede belirleyici olabilme ihtimali olan ülke sayısını bir hayli azalttı. İran ve Türkiye ile birlikte bu ikiliden biraz daha düşük bir ihtimal olan Mısır dışındaki diğer bölge yönetimleri ya bu halk ayaklanmalarının yarattığı iç sorunlarla mücadele ile meşgul ya da bu hareketin kendi ülkelerine sıçramasını engellemeye çabalamakla.
Bu gidişatı ilk sezen ve konumu güçlendirmek adına gerekli hamleleri en erken yapmaya başlayan aktör ise hiç kuşkusuz İran oldu. Uzun süren görüşmeler neticesinde Batı’yı nükleer çalışmaları konusunda ikna eden ve üzerindeki ambargo yükünden kurtulan İran’ı kısa vadede bekleyen ekonomik, politik ve toplumsal gelişmenin boyutu hayli radikal. Ayrıca geleneksel olarak Rusya ile yakın ilişkilere sahip olan ülke, ambargo pazarlıkları süresince ABD ile ilişkilerindeki tansiyonu düşürmeyi de başararak şu anda bölgedeki en sağlam konuma sahip devlet durumuna geldi. Ruhani liderliğindeki İran’ın bu adımları doğal olarak en çok Rusya ve İsrail’i endişelendirdi ve bu ikilinin bağlarının göreceli olarak kuvvetlenmesine yol açtı. İki devlet arasındaki doğal gaz anlaşması ve Rusya’nın İran’a planlanan silah satışını şimdilik durdurması bu kuvvetlenmenin somut göstergeleri gibi görünse de tarihsel yakınlıkların gücü, orta vadede, konjonktürel yönelimlerden mutlaka daha etkili olacaktır. Yine de bu gelişmeler bize açıkça göstermektedir ki elindeki kozları bir bir arttıran İran bölgesel konumunu en fazla sağlamlaştıran ülke durumundadır. Bunun yanında, bu gelişmelerden çıkacak ikinci sonuç ise, bu yeni soğuk savaşın eskisi gibi bir bloklaşma mantığıyla yürümeyeceği ve bu sebeple etkin olma fırsatı arayan ülkelerin askeri güçten daha çok diplomatik manevralar ve doğru hamleler üzerine yoğunlaşması gerektiğidir. Bu ortamda keskin, bağlayıcı tutum ve hamleler geri dönüşü neredeyse imkânsız sonuçlara yol açabilir.
Türkiye’ye gelince şu döneme kadar bu çerçevede İran gibi başarılı bir görüntü ortaya koyduğunu söylemek bir hayli zor. Yapılan hatalı tercihler ve bazı diğer temel sorunlar ülkenin bölgesel etkinliğinin hızla azalmasına yol açmakta. Bunların en başında, en kritik konuda yukarıda belirtildiği gibi bağlayıcı ve keskin bir söylemden kaçınmak yerine kendini Suriye sorununda geri dönülmez şekilde bir tarafa bağlamak geliyor. Yapılan tercihin ve takınılan tavrın ne olduğundan çok bunun ifade ediliş biçimi bu noktadaki temel sorun. En son söylenmesi gerekeni en başta söyleyen Türk diplomasisi, olayların beklenmeyen gelişimi karşısında kendine hiç manevra alanı bırakmaması sebebiyle uzun zamandır Suriye’de akıntıya kürek çekerek zaman kaybediyor. Bir diğer sorun ise yine bununla bağlantılı. Elini güçlendiren Esad rejiminin kendisine sağladığı imkânla taleplerini artıran Kürt hareketi ve yarattığı terör ortamı Türkiye’yi enerjisinin büyük bölümünü iç istikrarsızlığa harcamak zorunda bırakıyor. Buna bir de dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılması şeklinde ifade edilebilecek Türkiye alışkanlığı eklenince ülke bölgesel politikalara yoğunlaşıp, gerçekçi ve akılcı hamleler üretme fırsatını yakalamakta oldukça zorlanıyor. Son olarak da bölgenin heterojen yapısı göz önüne alındığında, kaçınılması gereken en önemli durumlardan biri olarak mezhep odaklı bir mücadele görülüyor. Bu noktada Türkiye, Suriye konusundaki erken söylemleri tarafından kendisini yaratılmak istenen mezhep çatışmasının merkezine atılmış bulurken; buradan geri dönmek istediğinde ise karşısında bu erken ve bağlayıcı söylemlerle şekillenmiş iç politikasını buluyor. Bu sıkışmışlık halinden kurtulmak için tek çare daha soğukkanlı ve akılcı hamlelerle şekillenen bir dış politika ortaya konması ve bu politikanın sürekli ve kalıcı olarak iç politikadaki beklentilerden ayrı bir çerçevede değerlendirilmesidir. Aksi takdirde, zaten hali hazırda oldukça zaman kaybetmiş görünen Türkiye bu yüzyılın Orta Doğu’sunun şekillenme sürecinde de ikinci planda kalarak tarihsel bağları ve yapısı itibariyle hak ettiği konumu elde etme şansını kaybedecektir.
Kısa süre öncesine kadar daha yakın zamanda şekillenmesi beklenen Orta Doğu bölgesi, ISİD’in yarattığı öngörülemeyen etki sebebiyle bir süre daha ertelenmiş vaziyette olsa da kartların yeniden dağıtılmasının kaçınılmazlığı açıkça ortada. Bu bağlamda İran, yerinde hamlelerle yerini sağlamlaştırırken Türkiye’nin bir rüzgârın önünde savrulan yaprak misali hareket etmesi, yeni masadaki sandalyesinin konumu açısından şu an için edişe verici görünüyor. Yapılması gereken ise dış politika alanında kararlılıkla bağlayıcılık arasındaki ince çizginin gözden kaçmamasına özen göstermek ve bölgesel politikadaki belirleyici hamlelerin daha akılcı ve gerçekçi bir zemine oturtulmasına dikkat etmektir.

Sosyal Liberalizm

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

 

Polat Karayel

Kafa, Apış Arasında Olunca

Hainlik dönemimizin tam ortasında, günden güne iç karartıcı haberleri işitmek ne yazık ki kaçınılmaz oluyor. Komşu ülkelerden gelen insanların sadece huzur içinde yaşamak için çırpındıkları, çocukların araba egzozuyla ısınmaya çalıştıkları, çöplerden ekmek toplayıp karınlarını doyurmaya çalıştıkları, beyaz eşya kutularıyla kendilerine barınak yaptıkları anlara şahit olmanın yanı sıra, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik cinsel istismar ve bunun gibi haberleri işitmek de kanın beynimize sıçramasına neden olmakta…

Yine bu saydıklarımla birlikte ülke genelini saran gericilik, yobazlık ve faşizm şiddetini gün geçtikçe daha da artırıyor. Geçtiğimiz günlerde Malatya’da bir lisede halay çeken öğrencilere kafayı takan sözde eğitimci bir yobazın sözlerini işitmişsinizdir. Halk oyunlarının zina olduğunu söyleyen bu adamın, Anadolu’nun geleneklerinden ne kadar da yoksun. Anadolu kültüründen bir haber… Sizden sonraki kuşakları bu zihniyetle yetiştirmemeniz dileklerimle…

Halk Oyunları nedir ?

Dünyanın hemen her bölgesinde, yöresel sazlar eşliğinde ve yörelere has kostümlerle oynanan danslar bütünüdür. Halk oyunları, (Folklor) halk bilimi anlamını taşır. Folklorların temelini halklar oluşturur. Efsanelerinden şarkılarına, türkülerinden oyunlarına ve danslarına, yemeklerinden kıyafetlerine kadar halkları temsil eder. Bu coğrafya’da var olan ve varlıkları sürdürülmeye çalışılan halk oyunları ise, kapsam bakımından dünyada en dikkat çekici özellikler taşıyan olgulara sahiptir. Yörelerde tespit edilen binlerce oyun ile dünyada en zengin oyun karakterine sahip olan bir ülke konumundayız. Gerici zihniyetler bunun farkında olsalar bile memleketimizin kültürler ve medeniyetler beşiği olduğunu ne yazık ki idrak edemeyecekler. Doğası tahrip edilen bu güzel ülkenin hemen her yöresinde farklı oyunlara, farklı müziklere, ve farklı giysilere rastlarsınız. Halk dansları, diğer sanat alanlarından çok farklıdır. Ait olduğu toplumun karakterini taşır. İçinde barışı, sevgiyi ve kardeşliği barındırır. Birlikte gerçekleştirilen oyun esnasında bireye kaynaşmayı, beraber hareket edilmesini, kendini ifade edebilmesini ve paylaşabilmeyi öğretir. Bu önemli özellikler taşımakla birlikte bu toprağın insanının bireysel gelişiminin beraberinde toplumsal gelişimin de zeminini hazırlar.

Gerici zihniyet,
Kafasını apış aralarına sıkıştırmış yobaz zihniyet var oldukça, bu masum ve güzel duygular taşıyan olgulara itirazlar hep olacaktır. Belki zamanla eksilecek, belki de zamanla daha da artacaktır. Gerici, barış düşmanı, nefret körükleyicisi, kardeşliği hedef alan anlayış daha önceleri nelere karşı çıkmadı ki ?

Geçmiş yıllarda gözünüze çarpan haberleri hatırlamaya çalışınız. Elinizdeki internet nimetinden faydalanarak eski haberleri açıp okuyunuz.

Sevgi ve saygılarımla…