Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Hürriyet Bayrakları

Hürriyet Bayrakları – Ömer Seyfettin

Ömer Seyfettin, Türk Edebiyatı’nın önde gelen yazarları arasındadır. Hürriyet Bayrakları, Ömer Seyfettin’in en tanınmış eserleri arasında yer alıyor. Türkçede sadeleşmenin savunucusudur. Romancılıktan ziyade hikayecilik yönü daha ağır basar. Türkçülük akımının kurucularındandır. Ömer Seyfettin, “Hürriyet Bayrakları” adlı hikayesinde okuyucuya bir mesaj verme gayesi içerisindedir.

Hikayenin kahramanı Demirhisar’dan Cumayibala’ya geç ve yorgun gelir. Sabah otelde bulunduğu sıralarda zurna ve davul seslerine karışan naralar, türkülerle uyanır. Dışarıda (10 Temmuz 1324) – (23-24 Temmuz 1908) İkinci Meşrutiyet‘in ilanın kutlaması vardır. Bu kutlamaların amacı önemlidir. Osmanlıcılık fikrinin yaratılması ve farklı etnik kökenlerin bu çatı altında toplanılması düşünülmüştür. Pencereden dışarıya bakan kahramanımız Bulgarların gülümsediğini, Yahudilerin sevindiğini görür. O dönemler de askeri geçit törenleri, marşlar kutlamalar için vazgeçilmez öğelerdir. Halk bu törenleri büyük heyecanla izler, hatta tören sırasında  kendini aşırı derecede kaptıranlar bile olur. Bu durumu hikayede kahramanımız şöyle anlatır:

Arş ileri, arş ileri!

Alalım düşmandan eski yerleri…

nakaratını o kadar candan ve gönülden haykırıyorlardı ki, önümden geçtikçe hepsinin zayıf boyunlarında ince damarcıklarının şiştiğini, feslerinin altından kırmızı terler aktığını görüyordum.” (Ömer Seyfettin, 1980:109).

Hürriyet Bayrakları

Tüm bunlara rağmen artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Osmanlı Devleti eski ihtişamında değildir. Yapılan savaşlarda zaferlerden çok yenilgilerle anılıyordu. O dönemlerde tabir edilen “hasta adam” yani Osmanlı, dönemin yazarlarını da derinden etkiler. “Vatanımın, Türkiye’nin bu mutlakla öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünüyor, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetimin büzüldüğünü, işlemez bir hale geldiğini duyuyordum.” (age., 110). Hikayenin anlatıcısı milli şenliği görmek için yola çıkar. Yolda bir mülazımla karşılaşır. Sohbet ederler. İkisi de aynı yere gitmektedirler. Mülazım, 10 Temmuz’a değer veren birisidir. Hatta bir günün bu kutlama için az bile olduğunu söyler. Çünkü bu bayramın Osmanlı milletinin bayramı olduğunu söyler.

Bilindiği gibi Osmanlıcılık, devletin siyasi birliğini sürdürebilmesi düşüncesiyle oluşturuldu. Devlet bir bütün olarak gözetildi ve din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın herkese eşit bakıldı. Dolayısıyla Türk, Arap, Rum, Bulgar, Sırp, Ermeni, Yahudi, Arnavut… hepsi Osmanlı sayılırdı. Ancak kahramanımız bu görüşe karşıdır, bütün bunların ayrı birer millet olduğunu söyler. İşte bu aşamada Osmanlıcılık fikrinin başarısız olduğu ortaya çıkmaktadır. Mülazım ile kahramanımız arasında bir görüş ayrılığı ortaya çıkar. “Osmanlılık kelimesinin düveli bir tabirden başka bir şey olmadığını, Rumların, Bulgarların, Sırpların, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin Türklerden intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükümetleriyle birleşmekten daha tabii, daha makul, daha mantiki, daha haklı mefkureleri olmayacağını anlattım. Lakin mülazımın anlamadığını gözlerinden, birden coşmasından pek iyi anlıyordum.” (age., 114). Millet duygusunun, milliyet duygusunun olduğu yerde Osmanlıcılık fikrinin başarılı olması elbette beklenemez.

Bir süre sonra bir Bulgar köyü görürler. Mülazıma göre Bulgarlar en sadık Osmanlılardır. Komitacılarla hiç münasebetleri yoktur ve 10 Temmuz’u en mukaddes bir gün bilirlermiş. Köydeki evlerden birinin önünde bayrak görünce mülazım sevinir o bayrakların 10 Temmuz’u kutlamak için asıldıklarını düşünür, köye vardıklarında bayrak gibi görünen şeyin, bir bayrak değil kurutulmak üzere asılan kırmızı biber olduğunu görürler. Köydeki Bulgarlar onlarla ilgilenmez, mülazımın “kolay gelsin” demesine karşılık Bulgar sert bir küfür kadar çirkin şive ile “-Nezman Türkçe bre…” yani Türkçe bilmiyorum diye haykırırlar. Sonuç olarak mülazım büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

Ömer Seyfettin’in Hürriyet Bayrakları benzeri yazılarında halkı bilinçlendirme, halka bir şeyler katmanın derdindedir. Türklüğün bilincinde olmamız gerektiğini hissettirir. Meşrutiyet için sevinen zihniyeti alttan alta eleştirir.

Kaynaklar:

Ömer Seyfettin. (1980), Bütün Eserleri 3, Bilgi Yayınevi, İstanbul.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası

 

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. “Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).” Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu İleri ve Talipoğlu şöyle açıklamıştır.

“Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).”

Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığını belirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Fakir Baykurt’un bu son eseri okunası kitaplar arasında yer almaktadır…

Kaynaklar:

Baykurt, F., 2015, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık.

İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani

Gürpınar’ın Şeytan İşi Romanında Toplumsal Meseleler

Fethullah Gülen

Gülen Cemaati’nin Tek Yolu Var

Fethullah Gülen ve cemaati 17-25 Aralık sonrasında tahminlerinden çok daha büyük zorluklar yaşadılar. Büyük ihtimal ile böyle bir zorluk yaşayacaklarını da düşünmemişlerdir. Yolsuzluk Operasyonu sonrasında AK Parti’de çözülmelerin daha güçlü olacağını planlamış olmalılar. Ancak bekledikleri gibi gelişmedi ve AK Parti – Gülen Cemaati arasındaki mücadeleden AK Parti zafer ile ayrıldı. En azından şuan için bu şekilde görünüyor tablo. Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati’nin tek yolu var. Her geçen gün cemaat güç kaybediyor ve yok olmaya doğru yaklaşıyor.

Fethullah Gülen’in cemaatin mürşidi olarak üzerine geleni yapması ve devamlılığı esas alması gerekiyor. Fethullah Gülen’in kendisini öne atması dışında hiçbir yol cemaatin devamlılığını sağlamayacaktır. Ancak Fethullah Gülen bu seçeneği pek de düşünüyormuş gibi değil. Bu koşullarda Gülen cemaati yok olmaya mahkum, çünkü Gülen’in vefatı sonrasında cemaati birarada tutabilecek bir irade mevcut değil.

Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesi ve teslim olması gerekiyor. Fethullah Gülen, ömrünün kalanını cezaevinde geçirmeyi göze alabilmesi gerekiyor. Müridlerini kurtarabilmesi için, Gülen’in teslim olması gerekiyor. Gülen’in cezaevine girmesi ve ömrünün son günlerini cezaevinde geçirmesi, cemaatin yüz sene sonra da devam edebilmesi anlamına geliyor. Müridleri bu yolda cezaevine girmeyi dahi göze alabilir iken, Gülen’in ABD’de yaşamına devam etmesi Gülen’in itibarını zedeliyor. Gülen sonrasında cemaat yok olacak ve operasyonlar başarıya ulaşacak.

Gülen’in samimiyet, dürüstlük ve liderlik gereği teslim olması ve suçsuz dahi olsa bir bedel ödenecekse bunu ödemek için kendisini ortaya atması gerekiyor. Ancak, Gülen nefsinin ve politik hesaplarının arasında kayboluyor şuan. Eğer cemaat masum ise Gülen’in bu fedakarlığı yaparak yüzlerce sene sonra dahi cemaatini ayakta tutabilmesi gerek. Aksi halde, Gülen’in vefatı sonrasında cemaatin devamlılığı olmayacaktır. Yerel ve küçük yapılanmalar halinde birbirinden tamamen bağımsız bir yapı olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaktır cemaat. Elbette sonrasında o yapılanma da yok olmaya yüz tutacaktır.

Fethullah Gülen’in kişisel ikbalini bir kenara bırakarak Türkiye’ye geri dönüş yapması ve teslim olması gerekiyor. Eğer bu hamleyi yapmaz ise cemaat, Fethullah Gülen’in hataları sebebi ile yok olacaktır. Geçmişte AK Parti ile ilişkileri dizayn ederken yapılan hatalar sonucunda bugünleri yaşayan cemaat ayakta kalabilmek istiyor ise mürşid olarak görülen Fethullah Gülen’in en kısa sürede yurda dönmesi ve teslim olması gerekmektedir.

8 Mart kadın

8 Mart

Cinsiyetçi algının toplumsal yaşamda gittikçe egemen olmaya başladığı bir dönemde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ‘ nü kutlamak her geçen yıl daha da önemli bir hale geliyor. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda cinsiyet ayrımcılığı konusunda oldukça geriledik.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün 5 Aralık 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği andan öncesi ve sonrası
Kültür, Sanat, Eğitim, Siyaset ve birçok alanda kadınlarımızın ilerlemesinde, ulus olarak etkin bir rol oynadığımız aşikardır. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini arkamızda bıraktığımızı gururla söyleyebiliriz. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren kadınlarımızın elde ettikleri kazanımlar, ne yazık ki son yıllarda kesintiye uğramaktadır. Özellikle de günümüzde kadınlara karşı gerçekleşen şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında dramatik bir artışın olduğu görülmektedir. Hangi birini sayalım ?

Sadece geçtiğimiz yıl, ülkemizde yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kadınlarımız töre cinayeti kurbanı oldular. Cinsiyetçi şiddete karşı bir sürü dava açıldı. Bu davaların bazı sonuçları, toplumdaki cinsiyetçi algının körüklenmesine sebep oldu. Bazı yargıçların katillere “iyi hal indirimleri” ve ‘beraat’ kararı vermesi buna en büyük örnektir.

Bunca hadise yaşandıktan sonra geçtiğimiz yıllarda “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” bir yasa çıkarıldı.
Bu yasa hazırlandıktan sonra, özellikle de siyasi iktidara yakın birçok kadın dernekleri de bu durumdan oldukça memnun durumda.
Gerçekten bu yasanın kadına yönelik şiddeti engelleyeceğine veya azaltacağına inanıyorlar mı ?

Bu yasa kadın ve erkek arasındaki tüm eşitsizlikleri giderecek mi ?
Bu yasa kadının hayatın her alanına özgürce katılabilmesini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadınların sosyoekonomik anlamda güçlenmesinde etkili olacak mı ?
Bu yasa kadınların ekonomik anlamda bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadının sosyal ve ekonomik tüm haklarını güvence altına alıyor mu ?

Ve son olarak,
Bu yasa kadınlarla erkekler arasındaki ayrımcılığı yok ediyor mu ?

Yasayı tüm yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Ancak bütün bu sıraladıklarım gerçekleşirse insani kalkınma ve refah düzeyi konusunda ilerleyebiliriz. Kadına yönelik şiddet ve cinayet oranlarında azalmalara ve yok oluşlara da tanık oluruz. Ve bütün bunların temelinde “Eğitim” yer almaktadır. Eğitimsizlik insanın her türlü yanlışları yapmasına neden olur. Bilinçli bir toplumu inşa etmek de, bilinçli insanların ellerindedir. Dikta rejimlerine doğru yol almaya başlamış siyasi iktidarlar, bilinçli toplumların var olmasından büyük rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle bilinçli insanların karanlığa sövmek yerine ortalığı mumlarla yakıp aydınlatması gerekmektedir. Bu şartlarda, kadınların özgürce yaşayabileceği bir ulus olabilmek için çaba harcamak, artık her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Kadın veya erkek, dil, din, ırk ve düşüncelerimiz ne olursa olsun, dostluk ve barış içinde, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamamız dileğiyle,
“Tüm emekçi kadınlarımızın ve dünya emekçi kadınlarının gününü en içten dileklerimle kutluyorum.