Nude Dressing Her Hair

Nude Dressing Her Hair

İnsanı, doğayı ve eşyaları birçok boyutuyla inceleyen, sanatta eskiye dayalı tüm fikirleri yerle bir ederek farklı bir anlayışı ortaya koyan ve Empresyonizm / İzlenimcilik akımına karşı bir tepki olarak çıktığı varsayılan “Kübizm” akımının öncülerinden biri olan Pablo Picasso‘nun günümüzde değeri milyonlarca dolar değerindeki tablolarını duymuşsunuzdur.

İlham perisi olarak tanımladığı sevgilisi Dora Maar’ın
Dora Maar Au Chat…

Saint Lazare Hastanesi’ndeki bir mahkumu anlattığı düşünülmekte olan
Femme Aux Bras Crosies…

Pierrette’in Düğünü…

Bir meyhaneye ücretsiz yemek karşılığında yaptığı “Au Lapinm Agile” gibi eserlerinin yanı sıra sayamadığım ve sanat koleksiyoncuları, iş adamları tarafından satın alınan onlarca tablosunun yanı sıra bir de “Nude Dressing Her Hair”
(Saçını Tarayan Çıplak Kadın)
adlı tablosu bulunmaktadır.

Bu eser, bugün İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen operasyonun sonucunda ortaya çıktı. Tablonun sahte olup olmadığının belirlenmesi için Mimar Sinan Üniversitesi’ne gönderildi. Orijinal olduğuna dair kanıtlanması durumunda ve yurtdışındaki koleksiyonerin belgeleri sunması durumunda tablo iade edilecek. Sunmaması durumunda ise müzelerin birinde sergilenecek. Eğer eserin sahteliği söz konusuysa, kalbim dayanmayacak…

İlerlemecilik

İlerlemecilik Yanılgısı

Kompleks düşünsel yapımız tarihsel süreçlerle eşgüdümlü bir büyüme skalasına sahiptir. Özellikle bilginin birikimselleştiği dönemden itibaren; yani yazının kullanımının başlaması, insan hafızasının alamayacağı bilgilerin kendi hafızası dışında harici bir hafıza yaratılmasını sağlamıştır. Bu harici hafıza ile birlikte bilginin saklanması kolaylaşmıştır. Sözün uçup yazının kalması bundandır. Bilginin saklanabilir olması, insan beyninin bilgi yığınları içinden istediğini seçebilmesine ve bunları daha etkili kullanmasına vesile olmuştur. İlerlemecilik nedir?

İlerlemecilik

Bu devrimle beraber aslında bir devrimin daha gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. İnsan ilişkilerinin karmaşıklaşması da aynı milada dayanır. Elbette bunların öncesinde insan nüvesi gereği, diğer canlılardan farklı olarak karmaşık ilişkilere sahipti fakat bu dönüşüm daha keskin bir gerçekliği ortaya çıkarttı.

Tarihsel süreç içerisinde devlet mekanizmasının oluşturulması ve güçlendirilmesi de bu ilişkiler ağının karmaşıklaşmasında etkili olmuştur. Özellikle karşılıklı taahhütler altına girilmesi ve bunun bir güven sorunsalına dayanması bu süreci hızlandırmıştır. Hukukun ortaya çıkışı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Verdiğimiz sözlerin uçup gitmesi fakat yazıların yerli yerinde kalması, insanın kendi dışında bir güven mekanizması oluşturmasına neden olmuştur. Dini ve örfi değerlerin, insan üzerindeki yaptırımının belirsizliği ve göreliliği başka bir dayanak ihtiyacını kuvvetlendirmiştir. İlk bakışta yararlı gibi görülebilecek bu ‘’gelişmeler’’ aslında doğallıktan uzak ve karmaşık durumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Kendi doğal seleksiyon mekanizmamızın ortaya çıkışı ve bunda zekâ faktörünün önemli bir yer işgal etmesi, bizim ‘’ilerlemeci’’ tarih anlayışımızı desteklemiştir. Ancak bu ‘’gelişmeler’’ neticesinde ortaya çıkan bilgi yığınları arasında gerekli ve gereksiz olanlar karışmıştır. İşte bu noktada insan ilişkilerinin karmaşıklaşması sağlıklı bir lineerden uzaklaşma sürecini başlatmıştır. Ancak bunun farkına varıp eleştiri getirmek yerine; sağlıksız ilişkiler üzerinden yorumlar yapılıp, karmaşık ilişkilerin ‘’gelişkinliğin’’ bir göstergesi olduğu şeklinde güzellemeler yapılmıştır. Aslında, karmaşık olanın ‘’ileri’’ olduğu yanılgısı yeni değildir.

Her konu hakkında yapılan düzenlemeler ve bunların kaydedilmesi ‘’düzen’’ olarak adlandırılsa da; düzen aslında karmaşıklığa takılan bir maske olmaktan öteye geçemiyor. Eğer gerçek bir ilerlemeci tavır ortaya koyacaksak, bunu güven esasına dayandırmaktan başka bir çaremiz yoktur. Tüm bunları yazıya dökmek, kendi içinde kurgusallık yaratmaktan öteye geçemiyor. Tıpkı bu yazının düşünsel bir rahatlamadan öteye geçmemesi gibi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Suriye ve Katar üzerinde İran etkisi

Sıcak gri

Herkesin Dergisi

Recep ile Nadan – Bölüm 3

Hikayeyi ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak 1. ve 2. bölümleri okumanız rica olunur.

Recep ile Nadan – Bölüm 1

Recep ile Nadan – Bölüm 2

Recep ile Nadan 3

Ben gördüğüm ilk cafeye dalmak istesem de, o ısrarla; “Cuqqa’ya gidelim ya. Orası daha iyidir.” Dedi. Hayır, kalabalıktan kendi iç sesini bile duymadığın, bayat çaya 5 lira verdiğin ve etrafta sana benzeyen, tek tip yaratıkların olduğu bir mekan için neden bu kadar ısrar edilir ki? Ama sırf daha fazla konuşmasın da, gökkuşağı desenli eşarbı beni hipnoz etmesin diye itiraz etmedim. Geldik, oturduk, kahve – tatlı eşliğinde okuldaki kızlar, kıyafetleri, çeyizi, tatile gitmek istediği otelleri dinledim. İki saat içinde bütün hayat enerjim emilmişti. Çok umursadığımdan değil ama insan nezaketen de olsa karşısındaki insana bir “Nasılsın?” diye sormaz mı acaba? Ayrıca, benim bu kızla ne işim var? Nasıl bir ortak noktamız olabilir? Birlikte bir ömür değil, bir hafta nasıl geçer? “Hıı hıı. Evet.” Diyerek 2 saat geçirdim ve çabucak eve geldim. Bütün keyfim kaçmıştı ama yarın yola çıkacaktık ve bu konuya üzülecek zaman değildi. Serkay adlı şarkıcının şarkılarını açıp, uyuyakaldım. Sabah uyandığımda adeta bir ırz düşmanına evrilmiş, “Kimin karısı – kızıyla AVM’lerde basılsam?” diye düşünür olmuştum. Neyse ki; yüzümü yıkayınca geçti. Allah muhafaza, o ne biçim bir şeydi?

Nurullah aradı ve on dakika içinde geleceğini söyledi. Üstümü giyinip, bir hışımla indim aşağı. VIP minibüs kiralamışlar sırf havalimanına gitmek için. Bu çocuklar gerçekten çılgın dostum! 2016’nın en hareketli şarkıları eşliğinde havalimanına gittik. Ve tabi şarkıları dinlerken oturduğumuz yerden yapmaya çalıştığımız dans figürleriyle adeta mini birer Adnan Rocktar olmuştuk. Tatil eğlenceli geçeceğe benziyordu ve biz şimdiden gayet mutluyduk. Son zamanlardaki kafa karışıklığım bu güzel tatille bir nebze de olsa geçecekti…

Havalimanına varınca herkes bavullarını aldı ve VIP girişine geçtik. Resmen baştan – sona krallar gibi bir tatil olacaktı. Bekleme salonunda, kumar parası ezmeye gittiği her halinden belli olan 3-5 iş adamı görünümlü ağabey vardı. Beklerken onlarla sohbet ettik. Neticede biz de geleceğin iş adamlarıydık ve böyle ilişkiler kurmak her yerde önemliydi. Tabi benim konuştuğum adamın 4 tane marketi varmış ve bana tek faydası, kayınpederin kuruyemişlerini markete bağlamak olur. Allah’ım! İstemeden bile olsa ne kadar hayırlı bir damadım. Acaba kaderime boyun eğmeye şimdiden mi başladım? Düşünmeden edemiyordum. Muhabbet ilerledikçe ağabey bana; “İlk defa gidiyorsan bilmende fayda var. Kumarhaneden kadın çıkartmaya kalkma! Ya tomarla paran gider, ya da temiz bir sopa yersin. Bazı yerlerde telefonların çekmeyebilir. Girmeden aramalarını ona göre yap da sonradan başın ağrımasın.” Tarzında tonla kart zampara nasihati verdi ki; aklımda bunların hiçbiri olmamasına rağmen, belki işime yarar bir şekilde diye bilinçaltıma işlenmişti. Hoş, benim bilinçaltımda da ne işlenecek yer kalmıştır ya…

Uçağın kalkma vakti geldi ve hepimiz yerlerimizi aldık. Başta Muharrem biraz korksa da, sonraki dakikalarda sakinleşti ve gayet eğlenceli bir yolculuk geçirdik. Ercan Havalimanı’na indiğimizde yine bir VIP minibüs tarafından karşılandık ve otele kadar bırakıldık. “Kalite böyle bir şey be kardeşim…” diye koltuklarımız kabaracaktı ki; önümüzde bir Mustang durdu. Sonra Porsche, sonra Maserati, Jaguar… Resmen fakirdik. Hiç uzatmadan, kaçar gibi otele giriş yaptık.

 

Muharrem ve Furkan ile birbirimize laf sokarken sağ tarafımda bir şey gördüm… 26 senedir böyle bir şey görmemiştim.  Zaman durdu gibi ama akıyordu, insanlar ağır çekimde hareket etmeye başladı, kımıldayamadım. Olduğum yere çivilendim. Kafamın arkasına üçüncü kez tokat atan Muharrem bile korkmaya başlamış ve artık önüme geçip, beni sarsıyordu. Sonunda gözlerimi ondan almayı başarabildim ve bir saniyeliğine Muharrem’e baktım. Göz bebekleri kocaman olmuştu. Gerçekten korkuyordu adam ama yapacak bir şey yoktu; Zira ben de hareket edemiyordum. Ben 9.9 şiddetinde sarsılırken, o görüş alanımdan çıktı…

Bense sadece; “Muharrem ben galiba aşık oldum olm…” diyebildim.

Öykünün devamı için linki tıklayınız

Recep ile Nadan – Bölüm 4

Polat Karayel

Buradayız Ahparig

Buradayız ağabeyim…

Cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdikleri bir dünyada, kan coğrafyasında adına umut dediğimiz nefesimizi tüketip yaşıyoruz. “Acılar insanı olgunlaştırır.” derler ya hani, çektiğimiz acılarla birlikte daha da öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Acılarda bilgileri buluyoruz ve yaşananlara yürekten bakınca cehennemi görmek kaçınılmaz oluyor. Sen ki, halkının acısını kocaman yüreğinle görebilen ve bu acıyı ömrü boyunca taşıyan bir insandın. İnatla savunduğun değerlerin, direnişin ve devrimciliğin gücüne güç katıyordu. Senden önce de,
sen varken de sürüyordu. Senin ardından da sürdürüyorlar vahşetlerini…

Öldürülen bebeler, yaka paça götürülen gazeteciler, öldüresiye tartaklanan öğrenciler, intihara sürükledikleri atamadıkları öğretmen meslektaşlarım…

Şimdi buraya yazmaya devam edersem sayfalar yetmeyecek…

Bizim kuşağı göklerden izlemişsindir. 2013’ün haziran ayındaki Gezi Direnişi’ni izleyince, yaşamı hep güzelliklere dolayacak, gittikleri her ortamı cennete çevirecek bu güzel kardeşlerini gördükçe umut dolu o gözlerinin nasıl da parladığını, bu çocuklarla nasıl da gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Seni yitirdiğimiz gibi yitirdiğimiz kardeşlerimiz de oldu. Katiller halen olduğu gibi yine pusudaydı. Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Ethem, Ahmet ve daha adlarını saymadığım onlarca çocuk ve genç…

Bir de Berkin vardı. Kara kaşına, gözüne ve gülüşüne canlarımızı vereceğimiz…

Her yeri yakıp yıkıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Soyuyorlar, sömürüyorlar. Ve bütün bunların üzerine alçakça durmadan sırıtıyorlar. E-posta adresime gelen ve vahşet içeren mesajlar da onu gösteriyor ki, belki bizim de yanımız senin yanı başın olur. Bilemeyiz.
Birlikte söyleriz Anadolu’nun kayıp türkülerini…

Bingyol, Adana Ağıdı, Sarı Gelin ve daha nicesini…

Şimdilik,
Buradayız Ahparig !

Mehmet Başkan

PKK’ya AK Partililer Söz Söyleyemez

PKK ile mücadele edildiği edildiği iddia ediliyor. Hatta, bir canlı yayına bağlanan izleyici çocuklar ölmesin dedi diye, programın sunucusu bir başka yayında özür dahi dilemek zorunda kaldı. 1990’lı yıllarda yaşadıklarımıza çok yakın bir hakikat bu. Terör ile mücadelenin popülizm birbirine karıştırıldı. AK Parti’nin kabahatli olması da, bu popülizmin en önemli sebeplerinin başında geliyor.

Geçmişte AK Parti büyüklerinin sözleri ile AK Parti – PKK ilişkisinin seviyesini anlamak için incelenebilir. İlk olarak, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sözü var: “PKK ile görüşen arkadaşı ben gönderdim. Sıkıntısı olan bana söylesin.” Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun sözüyle devam edelim. “ Kürtçe yasağını biz kaldırdık, bana Serok Ahmet diyorlar.” Sayın Bülent Arınç’ın sözleri ile devam edelim. “Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkardık.” Bülent Arınç’ın deyimi ile partinin yeni yetmelerinden Yalçın Akdoğan’a ise “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var.”  Öcalan’ın imajının iyileştirilmesinde AK Parti yönetiminin çok büyük emekleri geçti. AK Parti’nin önemli isimlerinden Beşir Atalay’ın sözüyle devam edelim. “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz”. PKK ile AK Parti’nin fikir birliği içerisinde olmaları hiç kimseye rahatsızlık vermedi ama bir akademisyenin durun demesi AK Parti tabanı için ihanet olarak algılandı. İhanet olarak algılatıldı. Ne yazık ki artık Türkiye’de büyük bir çoğunluk olayları algılamıyor, algılamaları gerektiği gibi algılatılıyor.

Onlarca AK Partili ismin bu tür beyanı var ancak paylaşmaya değer görmüyorum. En tepeyi göstermek yeterli olur. AK Parti’nin senelerce PKK’yla koyun koyuna olması ve PKK’yı itibarlı bir konuma getirmesi hiç kimsenin hafızasından silinmesin. Habur’da zafer edasıyla PKK’lı teröristler sınırda karşılanıp seyyar mahkemelerde yargılanıp serbest bırakılırken susan AK Partililer sakın ola barış isteyen akademisyenlere ve sanatçılara laf söylemeye kalkmasınlar. Herkesin onları eleştirme hakkı var, en azından benim onları eleştirme hakkım var çünkü ben PKK’ya yardım ve yataklık yapmadım. Ancak geçmişte PKK’ya yardım edenlerin bugün insanları linç etmeye hakkı yok.

Barış istemek, çocuklar öldürülmesin demek vatan hainliği ise en büyük vatan haini tüm AK Partililerdir. Ancak, barış istemek vatan hainliği değildir, bu sebeple AK Partililer için de vatan haini denemez. AK Partililer bugünlerde her ılımlı mesaj vereni vatan haini ilan ettikleri için suçlular. İşlerin daha da çözülmez hale sokulmasına neden oldukları için suçlular. PKK silahlanırken, mühimmat depolayıp hendekler hazırlarken sessiz kalanların bugün kesinlikle diğer kesimlere teröre destek oluyorsunuz demeye hakkı yok.

PKK hakkında herkesin söz söyleme hakkı var şuan ama AK Parti yönetiminin de, tabanının da söz söylemeye hakkı yok. 1 sene evvele dek PKK güzellemeleri yapan partinin çatısı altında olup da PKK’ya laf söylemeye kalktığında dur bakalım hele derler.

Dede Fatih Kolçak

Başkanlık, Ankara ve Alkolizm

Keşke canımız sıkılsa yine eve geldiğimizde, Halk Tv açmasam ben, Cnn Türk’te gece haberlerine hiç bakmasam artık. Bu gün Kadıköy’e bir kadın dostum alkolik olduğu için sevgilisinden ayrılacağını söyledi bana. Bundaki tuhaflığı hemen fark ettiğinizi biliyorum. Beni alkolik olduğum için terk eden yüzlerce kadın hiç olmamış gibi bir kadın bana bir dost olarak bunu dedi. ‘’İyi olur, ayrıl tabi.’’ diyemedim. Çünkü bütün alkolikler kardeştir! Alkolikler bu dünyanın en büyük ümmetidir! Ayak üstü konuştuk ve konuyu değiştirdim. Sizce Alkolikler mi iyidir, yoksa bütün iyi insanlar bir gün mutlaka alkolik mi olurlar? Bence alkolik olmak için bu dünyaya fazla iyi gelmek imanın birinci şartıdır. Alkolikler ilk alkole başladıklarında kötülüklerini allkolde boğmak için içerler, o yüzden gevşek gevşek gülümser insan bir bira dahi içince.

Bütün alkoliklerin gözleri kanlıdır ama itiraf edelim ki hepsi Che Guevara gibi bakar bu evrene, çok büyük laflar ederler; anneleri anlarlar, çocukları severler, polisin sürüklediği devrimci kızlar için üzülürler, hiddetlenirler, bir kadeh sırf o yüzden daha fazla içerler o akşam. Alkolikler iyi insanlardır, ama alkolik oldukları için değil! Ben tedavi olalı üç yıl oldu, endişelenmeye gerek yok o yüzden artık, ben spor yapıyorum, çikolatalı süt içiyorum, haşlanmış yumurta yiyorum her sabah mutlaka. Ve ne yaparsam yapayım bu hayatta bana her şey kafamın iyi olduğu zamanları hatırlatıyor. İçimdeki kötülüğü boğamıyorum öyle kolay kolay, o yüzden ahlakla elimi kolumu bağlıyorum, sporla kendimi hırpalıyorum. İnsan tanrılar kadar koy götüneci olamıyor bu hayatta, Savaşlara üzülüyor, çocuklara üzülüyor, hatta kedilere köpeklere bile üzülüyor yaşlanınca. İnsan vicdansız olan herkese önemli şeyler anlatmak ister. Bir alkolikle sevgili olmak nasıldır bilirim , çünkü ben hayatım boyunca alkoliktim.

Sevişmemek nedir bilirim, uyumamak, kavga edememek nedir bilirim. Çünkü alkolikler olgun olurlar. Küçük şeyleri kafaya takmazlar. Sadece savaşlara üzülürler. Sadece çöken sosyalist bloğa ve Filistin’e üzülürler ama senin küçük dertlerine üzülmezler. Dünyanın başına gelmiş en büyük kötülük alkoliklerin politika yapmaktan vazgeçmeleridir, Devlet Başkanı olmaya üşenip bira içmeye gitmeleridir yaz akşamı serinliklerinde, eğer onlar üşenmeseydiler enternasyonel çoktan kurulurdu. . Ve ertesi sabaha üç bira kalacak kadar huzur olabilir ancak bu dünyada, tek kurtuluş emekli olup yalnız ölmektir. Ve muhakkak rakı parasını çıkaracak bir taş vardır, Taşın suyunu çıkarmak çok basittir, ama devlet başkanı olmak, bir süre büyük yalanlar söylemek, hatırlamak ve unutmak çok zordur. Bağırmak ve gece ikide uyumak, sabah yedide kalkıp protokollere katılmak, uçakla ayık yolculuk etmek, parti MYK’sına fırça atmak ve hesap vermek çok zordur, bakanlar kurulunu toplamak çok zordur, hemde içki içilmeyecek ise o sofralarda. O yüzden devlet protokollerinde fıçılarla viski olmalı mutlaka, dünyada bulunan her aç başına bir yolluk istikak olmalı. Devlet başkanı olabilmenin birinci koşulu iyi içici olup dağıtanlardan olmamak olmalı!

Dünyanın kapitalizmin vahşetinden kurtulması için başka hiçbir çare kalmadı. Oysa Ankara’da kimse kimsenin alkolikliğinden rahatsız olmaz. Çünkü Ankaralı alkolikler düzenlidirler, Sabah işe gitemeye mecburdurlar, akşam kurulan rakı sofralarına kadar tutar herkes kendini. Ankara’da, Ankara bir bedel olduğu için alkol mübah görülür bütün yalnız kadınlara ve adamlara. Kimse kimsenin iki kadeh rakısını sorgulamaz, böylelikle bir gün mutlaka herkes alkolik olur Ankara’da. Ama ihtiyatlıdırlar, asla sarhoş olmazlar, ertesi güne ayık olmak zorundadırlar çünkü. Üstelik vicdanlarını rahatlamak için Ruslardan ve Fransızlardan, onların ne kadar çok içen bir toplum olduğundan hiç bahsetmeden içerler, bütün suç Ankara’da olduğu için suçluluk hissetmeden içerler. Onlarda devlet başkanı olmazlar asla, çünkü bürokrattırlar zaten, risk alamazlar siyasete girmek için.

Ankara’da kışlar çok soğuk geçtiği için herkes birbirine değer verir, ve konyak ikram ederler, Rumeli Çorbacısı’nda işkembe ısmarlarlar. Ankara her ne kadar ayıkların cehennemi olsa da bir o kadar sarhoşların cennetidir.

Can Donduran

Devlet ve Güvenlik

Yurttaşlarının güvenliği, ortaya çıktığı günden bu yana devletin sorumluluk alanına düşen en öncelikli konulardan biridir. Hatta biraz da yüzeysel bir bakışla, “devlet” kavramının doğuşuna, bireylerin güvenlik ihtiyacını karşılayacak bir mekanizmaya duyulan gereksinimin yol açtığını söylemek yanlış olmaz. Bireylerin, can güvenliği mülkiyet hakkı vb. bazı temel haklarının korunması karşılığında, bugün “anayasa” olarak adlandırdığımız toplumsal bir sözleşme aracılığıyla, sınırsız özgürlüklerinin bir kısmını devrederek ortaya çıkardığı yapıdır devlet. Devlet gücünün insan eliyle kullanılma zorunluluğu ister istemez bazı ülkelerde dönem dönem aşırıya kaçmış ve bugüne geldiğimizde fazlaca sorgulanır olmuştur. Diğer boyutlarını bir tarafa bırakırsak, günümüzdeki temel sorun, zaten bireyin özgürlüklerinin sınırlanması yoluyla güvenliklerini sağlama amacıyla doğan devletin hala yurttaşlarının özgürlüklerini, can güvenliğini sağlamak “bahanesiyle” sınırlamaya çalışmasıdır.

Devlet ve güvenlik

Totaliter rejimlerde görülen, Orwell ve Huxley’in eşsiz distopyalarına konu olan bu eğilimin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yok olacağı düşünülürken aksine; süratlenen küreselleşme ve neo-liberal politikalar sonucu insanlığın geldiği nokta geçmişi aratacak boyuttadır. Dünyanın her kösesinde, gelişmişlik seviyesi her ne olursa olsun, bütün devletlerde bu tür bir eğilim ve bu eğilime paralel yasal düzenlemeler ya da eylemler göze çarpmaktadır.

Doksanlı yıllardaki lokal örnekler bir yana, 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’de Kongre tarafından onaylanan Patriot Act bu yöndeki endişeleri bütün Dünya’da alarma geçiren ilk adım oldu. İstihbarat teşkilatlarının yurttaşları gözetleme yetkilerinin artırılması, genişletilen yetki alanlarının muğlak tanımlanması, hak ve özgürlük çerçevesinin can güvenliği çemberinin baskılanması sonucunda daralmasına işaret ediyordu. Bu yöndeki diğer bir güncel adım da Fransa’dan geldi. Paris saldırıları, Charlie Hebdo saldırısıyla sarsılan devletin en temel sorumluluklarından birini yerine getirmekteki yetersizliğini bütün çıplaklığıyla gücü kullananların yüzüne vurdu. Tıpkı İkiz Kuleler’in yerle bir olması gibi. Devletin refleksi yine aynıydı: Radikal önlemleri izleyen “şimdilik” üç aya uzamasına karar verilmiş olağanüstü hal uygulamaları. Hâlbuki birey, sınırsız özgürlüğünden anayasa ve yasalar aracılığıyla devlet lehine feragat ederken karşılığında can güvenliğinin sağlanacağının garantisini almıştı. Bugün ise devlet, kendi yetersizliğini gizlemek adına “Benim için özgürlüğünden biraz daha vazgeç, bu sefer kesin ölmeni engelleyeceğim” demektedir ve acı olan bir kesimin koşulsuz bir biçimde buna itaat etmesidir. Size borcunu zamanında ödemeyen birisi gelip, “bana biraz daha borç ver bu sefer kesin ödeyeceğim” derse muhtemelen cevabınız evet olmaz. Ama bunu yapan devlet olunca, bunu yıllar içinde mütemadiyen yapmış olmasına rağmen, hayır diyememek hatta bu talebi neredeyse doğal karşılamak; birey olma bilincinin ve yurttaşla devlet ilişkisi noktasındaki algının zamanla sistematik bir biçimde erozyona uğratılmasının sonucudur.

1990’lı yıllarda, bugün birçoğumuzun eleştirdiği Türkiye’nin de refleksi aynı yönde şekillenmişti. Ülkenin bir bölümünde güvenliği sağlamaktan aciz olan devlet, öncelikle o bölgede yaşayan vatandaşları olmak üzere tüm bireylerin özgürlüklerinin sınırlarını biraz daha daraltmak suretiyle terörle mücadele ettiğini söylüyordu. OHAL uygulamaları bir yana, bu olay medya eliyle o kadar normalleştirilmişti ki, bölge dışında yer alan büyükşehirlerde riskli olarak nitelenen noktalarda çöp kutusu bile bulunmuyordu. Bu uygulamalar yasal olsa bile devletin varoluş mantığıyla çelişiyor ama çok küçük bir azınlık hariç kimse bunun devlet gücünün aşırı ve yersiz kullanımı olduğunu dillendirmiyordu.

O gün buna göz yummanın, sessiz kalmanın bir faydası olmadığı bugün itibarıyla net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Devletin aczi öyle bir boyuttadır ki artık ülkede sokağa çıkılamayan şehirler, gömülemeyen ölüler ve okula gidemeyen çocuklar mevuttur. En kötüsü de yurttaşların bir kısmı, devletin yetersizliğini yüzüne vurup buna dur demek yerine bu uygulamalara uydurulan kılıfları savunmakla o kadar meşgul ki zaten alacaklı olduğu birine biraz daha borç verdiğini fark edemeyecek durumda. İşlevsizliği defalarca ispatlanmış bu sessizlik kendine hala taraftar buluyor ve hep de bulacak aslında. Temel sorun, sessiz kalmadığını iddia edenlerin sesini ne kadar yükselttiği ve etkisini hangi boyutlarda gösterebildiğidir. Terör kabul edilemez, onaylanamaz bir şiddet biçimidir lakin özgürlük kaybına uğramadan çözümü mümkündür. Devletin her fırsatta vatandaşlarının özgürlüklerinin bir kısmını daha çalması ve bu noktada bir tepkiyle karşılaşmaması ise geri dönülemez, sonu karanlık bir yolda atılmış adımdan başka bir şey değildir.

İnsan tarihte bir kere sınırsız özgürlüklerinin sınırlanmasını kabul etmiş ve bu yolla devleti ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan sonra, hiçbir sebeple sahip olduğu özgürlükten vazgeçmeye razı olmamalıdır çünkü Benjamin Franklin’in dediği gibi “güvenliği için özgürlüğünden vazgeçmeye hazır toplumlar ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler ve sonunda ikisini de kaybederler.”    

                                                                                  

                                                                                  

 

Mehmet Başkan

Neo-90’lar Süreci

1990’lı yılların Türkiyesi hakkında çok uzun bir girizgah yapmaya lüzum yok. Tek bir kelime veya tek bir olay ile insanların vatan haini ilan edilebildiği veya devlet politikası hakkında eleştirel bir kelam edenin cadı ilan edildiği bir dönem olduğundan bahsetmek yeterlidir. Ancak biz bu dönemi geride bıraktığımızı zannediyorduk.

Özellikle AK Parti’nin iktidara geldiği ilk senelerde liberalleşme konusunda olumlu adımlar atıldığı ve sivilleşme konusunda önemli adımlar atıldığı görülüyordu. Türkiye için büyük kazanımlar söz konusuydu, bir sarsıntı sonrasında askerin kışladan çıkacağı korkusunun silindiği bir dönem olarak AK Parti dönemi hatırlanacaktı. Ancak demek zorunda kaldık, “ancak” diyorum. Tüm kazanımlar neredeyse bir senede yok edildi. AK Parti hükümetinin politikalarına en ufak bir eleştirel yaklaşımı olanın vatan haini ilan edildiği bir dönem yaşanmaya başlandı.

Medya o kadar nüfuz altına alındı ki, medya eleştirisi yapmaktan iktidar eleştirisi yapmaya vakit bulunamaz oldu. Oysa eleştirdiğimiz medyanın bu şekilde olmasının sorumlusu medya değil, medyayı bu hale getirenlerdir. Hükümet yanlısı yayınların hiçbir şekilde hükümet rotasından dışarı çıkmaması, hükümet karşıtı yayınların hiçbir olumlu gelişmeyi olumlu karşılamaması ülkenin gerilmesinde önemli bir rol oynadı.

Beyazıt Öztürk’ün programında yaşananlar da 90’ların bir yansımasıdır. Programda “çocuklar ölmesin” vurgusunun yapılması dahi bir vatan hainliği olarak algılandı. Günlerdir süren bir yıpratma süreci başlatıldı. 1990’larda politize olmuş sanatçılar ve televizyoncular vatansever veya vatan haini ilan ediliyordu. Ancak, neo-90’lar sürecinde durum daha da vahim. Kariyeri boyunca siyasetten kaçınmış bir sunucu dahi politik sebeplerden dolayı vatan haini ilan edildi. Politikadan uzak durmak da politik sebeplerden dolayı yıpratılmamak için yeterli olmuyor artık.

Neo-90’lar orjinalinden de daha sert yaşanıyor. Ahmet Kaya’nın vatan haini ilan edilmesi bir politik temele dayanmaktadır ve kendi içerisinde bir tutarlılığı vardır. Doğru bir hareket olmasa da kendi içerisinde bir tutarlılığa sahiptir. Ancak, Beyazıt Öztürk’ün vatan haini ilan edilmesinin herhangi bir tutarlılığı yok. Politikadan ve politik söylemlerden kaçmaya çalışan bir sunucunun politik sebeplerden dolayı kariyerinin bitirilmeye çalışılması kesinlikle çok daha tehlikelidir. 90’larda yayılan bu virüse karşı Türkiye bir direnç kazanmıştı ama virüs kendisini yeniledi ve bu defa politik duruşu olmayan apolitik insanları da vatan haini ilan edebilme özelliğine büründü. Bu defa tedavi etmek çok daha zor olacak.

İnsanların bir çırpıda vatan haini ilan edilmesi, ülkede vatanperverliğin içini boşaltıyor. Barış kavramı çok daha evvel içi boş bir kavram halini almıştı ki bunu daha evvel bir yazıda kaygıyla belirtmiştim. Bu defa da vatanperverlik kavramının içi boşaltıldı. Vatanperver olmak ile biat etmek kaynaştı ve tek kavram halini almaya başladı. Türkiye’nin dahili ve harici politikalarından birini eleştirmek, AK Parti hükümetine yapılan bir saldırı olarak algılanıyor, aslında daha da ötesinde devlet mekanizmasına bir saldırı olarak algılanıyor. Bu çok daha tehlikeli bir durum.

Neo-90’lar bir süre daha devam edecekmiş gibi görünüyor. AK Parti hükümeti süresince de ara verilmesinin pek mümkün olduğu inancında değilim. AK Parti hükümeti her geçen gün daha sert politikalar ile gelmeye başladı. Neredeyse 10 sene boyunca çözmeye uğraştığı sorunların varlığını dahi reddeden bir tavır takınmış vaziyetteler. AK Parti hükümeti devam ettiği sürece, gerilen toplumu AK Parti’den başka hiçbir aktör yumuşatamaz. Elbette bunun için AK Parti yanlısı medyanın gevşemesi ve arkasındaki AK Parti politikalarının yumuşaması gerekmektedir.

AK Parti hükümetinin korkudan uzaklaşması ve çok daha kendine güvenmesi gerekiyor. AK Parti hükümeti korktukça desteği azalıyor ve bunun farkına varmaları gerekiyor. Aksi halde, iktidarı elde tutmalarının imkanı yok, en azından barış içerisinde iktidarını sürdürebilmesinin imkanı yok. Türkiye’de %49 istikrar umuduyla yeniden AK Parti’ye oy verdi ve yanıldıklarını anladıklarında bir daha istikrar denilerek kendilerine oy verilmeyecektir. Bu sebeple AK Parti neo-90’lar sürecini sonlandırması ve barış ortamını sağlamak adına adımlar atması gerekli.

Herkesin Dergisi

Jandarma Biz Pasifistiz

’’ Bu karanlığı bir tek pasifisizim alt edebilir. Son beş yılımız bir umudun ölüşünü izlemekle geçiyor. ‘’Odtü Ayakta’’diye başlayan bir umut. Ne zaman güzel bir şeyler olsa Kürt hareketiyle iktidarın arası bozuluyor. Ne zaman elektrik faturalarına zam gelse toplu şehit haberleri geliyor, Doksanlarda ne zaman komünist olduğumuz anlaşılsa bize bölücü terörist derlerdi faşistler .

Pasifizmin gücünü Gezi’de gördük, öyle bir güçtü ki iftiralarla kararabilirdi ancak, Kabataş yalanıyla kararırdı, Cami’de içki içtiler, yalanıyla kararırdı. Doğru belki ilk anda böyle kararır ama hükümet yıllardır solu nasıl bastırdığını keşif edebildi sonunda ve Kürt hareketiyle arasının bozulması sonucu pasifisizmi de toprağa gömmüş oldu. Artık tek faşizm gerçeği var o da Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları, hendekler, ölen zavallı siviller. Hayret içerisinde izliyoruz, gerçek ve yakıcı bir hayret içerisinde. Üzülüyoruz, biliyoruz, ama sesimiz çıkmıyor çünkü bu bizim bilmediğimiz bir direniş yöntemi. Çünkü Jandarma biz pasifistiz.

Bir yandan yazıp çizdiklerimiz yüzünden vatan haini olmakla itham ediliyoruz, bir yandan ise elimize silah alıp doğuya gidip savaşmadığımız için kaypaklıkla. Öyle diyorlar ‘’İki ağaç için ortalığı ayağa kaldırdılar şimdi şehirler yanıyor ama onların gıkları çıkmıyor!’’ İşte biz Gezicilerin gerçek yüzü!. Jandarma biz Pasifistiz! Politikadan anlamıyoruz, Başkanlık sistemi nedir, Özerklik ve Özyönetim nedir bilmiyoruz. Bizim saçma sapan, kafası bir hayli karışık ama kalbi çok temiz bir özgürlük anlayışımz var. Kah Mustafa Keser’in askerleriyiz, Kah Turgut Uyar’ın dizeleri Kah Mustafa Kemal’in 1920’lerdeki çorapları. Kah Nazım Hikmetin 1950’lerdeki çizgili tişörtüyüz. Jandarma biz vallahi pasifistiz! Politik bir senaryomuz yok, anlaşmamız ve mutabakatımız yok, sadece hüzünlerimiz ve sevinçlerimiz var. Kardeşliğe olan salakça bir inancımız var, o bize yeter. Biliyoruz ki bu Kaptilazim’in öksürükleri Jandarma! Kapitalizm ölüyor, başka bir çağ geliyor artık. Kapitalizm petrolle karışık kan kusarak ölüyor, kardeşlerimizin kanı o. Teknoloji ve bilim Nano’yu icat ederek enerji politikalarını tarihe gömdü çoktan, şimdi onun ölümü bu, can çekişmesi. Başka bir hukuk doğacak. Bu karanlık bir çağ ve kapanıyor. Tıp insanın uzun yaşaması için her şeyi buldu ama susuyor. Kimya insanın özgürlüğünü buldu ama susuyor.

Tek çare iyi niyetin evrensel hafıza bulutlarından yeryüzüne yağması ve kardeşliğin kimseye zararı olmadığının artık bi zahmet anlaşılması. Tarlaları beraber ekeriz biz, fabrikaları doğaya ve insanlığa zarar vermeden kurar ve çalıştırırız. Çünkü Jandarma biz harbiden Pasifistiz!

vatan haini

Adımız Haine Çıkmışken…

Savaşların, katliamların, kıyımların her şeyden önce gerçekleri öldürdüğü her dönemde memleketimizin bir bölgesinde daha evvel de olduğu gibi, yine insanlık adına utanç duyulacak vahşetler yaşanmaktadır. 2016 yılına yeni girdiğimiz şu günlerde tek dileğimizin, çocukların özgürce koşup oynayabilecekleri, üzülmeyecekleri, ağlamayacakları ve tepelerine bombaların yağmayacağı, evlerine havan toplarının düşmeyeceği güzel günlerden ibaret olduğunu belirtmiştik. Kaçınılmaz oldu vatan haini damgasının üzerimize yapıştırılması…

Geçtiğimiz akşam Kanal D ekranlarında yayınlanan Beyaz Show adlı programa bir hanımefendi bağlandı ve güneydoğu’da bazı ilçelerde yaşanan katliamlardan söz etti ve buna sessiz kalınmamasının gerekliliğinden söz etti. Bu sözlerin üzerine salonda alkışlar eklendi. Ertesi gün havuz medyası Doğan Medyası‘nı, Beyazıt Öztürk‘ü, konukları ve alkışlayan seyircileri hedef göstermeye başladı. Hepinizin de bildiği üzere Beyazıt Öztürk genelde hiçbir siyasi polemiklerin içine sokmaz kendini. Doğru düzgün işini yapar. Gel de çocukların ölümüne üzülen bir insanı ve derdini akıl yoksunu klinik vaka konumunda olanlara anlat. Geçtiğimiz aylarda Fransa Katliamı sonrasında duygusal anlamda tepkimi ve tavrımı koymak isteyişimi farklı bir şekilde yorumlayıp yine “Fransız, hain, ajan…” gibi suçlamalara maruz kalmıştım. Hatta geçtiğimiz yıllarda konserlerimde farklı milletlerden, farklı kültürlerden ve inançlardan olan halkların ezgilerini icra ettiğim sırada adıma “müslüman düşmanı, siyonist, ermeni tohumu…” vs. gibi eklemeler yapanlar olmuştu. Bizler alıştık. Onlar da zamanla alışırlar.

İşin daha komik tarafı ise Beyazıt Öztürk‘ü tehdit eden ruh hastası, Türk polisi ve askeri olarak karıncayı dahi incitmeyen neslin devamı olduğuna inanıyor. Güler misiniz ? Ağlar mısınız ? Ayrıca sosyal medya üzerinden profil hesaplarımızın özel bölümlerine aşağılayıcı ve hakaret eden cümlelerin ulaştığı şu son dönemlerde yazılan mesajlardan ikisini şuraya yazacağım.

“Alçaksınız ulan hepiniz. Şerefsizsiniz. En itibarlı kurumlarımızı sarsmak yok etmek için her türlü fırsatı kolluyorsunuz. İt gibi pusuda bekliyorsunuz. Dağdaki itlerden ne farkınızı var ? A… s… p..’leri !”
“Bu topraklarda olan gözlerinizi oyacağız. Hiç meraklanma koçum. Yakındır. Az daha sabret.
S……n  Ermeni  dölleri
!

Aslında pek de haksız değil. Bu topraklarda gözümüz var. Trakya’da, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de,
Orta Anadolu’da, Mezopotamya’da… Her vilayette ve her ilçede gözümüz var. Sınırların içinde ve dışında gözümüz var.
Alıp da bir yere götürmek için değil, kalıp da vurulup en dibine gömülmek için…

Neyse…
Sonuç olarak biz pek üzülmüyoruz bize yazılanlara ve edilen hakaretlere…
Son zamanlarda hain olmak şerefin şahıdır. Anlayana nazımız, anlamayana Nazım‘ımız yetsin…

Diyanetin Son Bir Haftaki Saçmalıkları ve Sapıklıkları…

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’na saçma sapan sorulan sorular ve de aynı saçmalıkta alınan yanıtları ben tamamen sizlerin takdirine bırakıyorum. Sevgi ve Saygılarımla…