Herkesin Dergisi

Gölgeleri Kötülemek

Bir şeyler anlamış olmam gerekiyordu şüphesizki. Bende akıl ne gezer. İnsanın içi kuyu duvarına benzer derler, biri ip salmadan kurtulamazsın içine kapanıklıktan. Peşime hayaletlerim ve gölgelerimden oluşan taburumu alıp bir geçit yapıp kaybolmam gerekiyordu ortalıktan. Uzun yaşamanın gerekliliği diyorlar buna buralarda. Buralarda baharlarda karınca tümsekleri bozuluyor sıkça. Oradan oraya çekirdek kabuğu peşinden koşturan kimse yok. Kraliçeler yok. Tavana girintiler asan aklı var insanın nereye gitse yanında geliyor her şey.

Sen gitmeden gittiğin yer değişmiyor pek. Ya da insan olmayı öğrendikleri gizli bir yer var. Koşuşturmayı ve umursamamayı öğretiyorlar. Herkes kandırılmaya o kadar gebe ki bunu kendi aralarında halledebiliyorlar sürekli. Birbirlerine alışıyorlar. Bu kadar çok öfkeyi dindirdikleri bir yerler olmalı hayatta benim bilmediğim. Annemi hatırlıyorum sık sık. Neden beni bıraktı? Anlaşmamız böyle değildi onunla. Ne zaman dağılsam beni eve çağıracaktı ama gömüldü o dalgalı saçlarının arasına. Sonra ben her kadında onu aradım. Kapıları aşındırdım, uyuyamadım. Ona benzemeyen hiç kimseyle olamadım. İnsan annesini neden bu kadar çok sever diye merak ediyorum. Ben evlerle ve hayatla hizalanmaya büyümek adını takıyorum. Buna beraberce ikna oluyoruz sonra eve gidip onu düşünüyorum gene. Bu yüzümden anlaşılıyor olsa gerek hiç kötülük yapamıyorum ve bunu insanlar hemen anlıyorlar. Aslında ben kötü biri olmak isterdim. Annem yüzünden inanıyorum ben kelimelere. Kelimelerden korkuyorum. Onların yakıcılığını ve neredeyse hepsinin yalan olduğunu öğrendim.Biliyorum!

Bazen kandırılmak istiyorum ben de. Bunun için yapmadığım şey kalmıyor hatta. Belki eskiden becerebildiğim şey buydu ve buna insanlar geçmiş adını takıyorlar. Hep güzel şeylerin hatırlandığı bir yer orası. ”Şimdi”de bir şey eksik sanki ”şimdi” bir geçmiş değilmiş gibi. Annemden biliyorum ben ”şimdi”nin kocaman bir geçmiş olduğunu hayatta. O yüzden bir çok şey kursağımda kalıyor. Uçurtmalarım yan uçuyor. Rüzgarla bu yüzden kavgalıyım ben. Annem avluyla saçlarımı kurulamayacaksa yağmurun anlamını sorgularım. Kalemimi çekip hayattan hesap sorarım. Eğer bunun için yazmıyorsak biz çekilelim bu gölgelerle, bu hayaletlerle. Aklınızı biz koruyoruz. Aklınızı şarkılar koruyor.

Bundan sonra hiç kitap yazılmayan bir dünyaya razısınız, ama yok olursunuz öyle olursa. alınganlık edip hayata katışıp biz siz olursak güneşin anlamı kalmaz. Gölgeleri alınmış bir dünyada bir gün dahi yaşayamazsınız siz. Ama gölgeleri kötülüyorsunuz yine de.

Herkesin Dergisi

Recep ile Nadan – Bölüm 2

Hikayeyi daha iyi anlayabilmeniz açısından, linke tıklayıp ilk bölümünü okumanız önerilir.

Recep ile Nadan

Bavulumu hazırladım. Nadan’a “İyi geceler.” yazdım ve uyumaya hazırdım. Nedense tatilden çok, tatil dönüşü kafamı kurcalıyordu. Askerde geçen 5 aylık sürede devamlı tatil hayalleri kurarken, hayalini kurduğum şeyi yaşayacakken içimde en ufak bir heyecan kırıntısı yoktu. Döndüğümde hayatımın nasıl değişeceğini düşünerek uyudum. Sabah kahvaltısında annem halimi fark etmiş olacak ki; “Neyin var aslanım? Niye suratın asık?” diye sordu. Kafamdan geçenleri anneme anlatma konusunu düşünür gibi oldum ama alacağım cevapları harfi harfine bildiğim için, “Yok bir şeyim anne. Yorgunum biraz.” diye geçiştirdim. İnsanın içindekileri annesine bile dökememesi çok acı değil mi? Ya da, döksen bile annenin asla seni anlamaya çalışmayacak olması… Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum. Neden bunları şimdi düşündüğümü de…

Kalkıp, çocukların yanına geçtim. Onlar da gece yola çıkmak üzere hazırlanmıştı ve zaman dolsun diye cafede takılıyorlardı. Hepsinde bir tatil heyecanı hasıl olmuştu bile. Fakat bendeki tatsızlık onların da dikkatini çekti. Arkadaşlarımın aileleri, benim aileme nazaran biraz daha rahat, anlayışlı ve daha az katıydı. Bu yüzden; onların üzerinde herhangi bir baskı, hayatlarının seneler önce çizilmiş rotası veya atacakları adımın tam olarak zamanı yoktu. Benimse gerçekten az zamanım kalmıştı ve hepi-topu 15 gün sonra kalan zamanım da sona erecekti. En iyi arkadaşım Nurullah beni bir köşeye çekip; Anlıyorum seni kardeşim. Askerlikten sonra birden böyle haberler alman, hayatının değişmesi canını sıkıyor. Normaldir. Herkese olur böyle şeyler. Sen Allah’a güven, gerisini bırak. Bak şimdi önümüzde koca 15 gün var. Hepimiz senin için geldik, toplandık buraya. Bunları düşünüp, kendini sıkmanın sana faydası yok. Hadi asma artık suratını da eğlenmemize bakalım. Bir daha nasıl bir araya gelebilecek bu kadro? diye sordu. Nurullah’ın hitabeti gerçekten güzeldi. Etkileyici konuşuyordu. Ama gel gelelim, içinde bulunduğum durumu o bile anlayamazdı. Hem , sanki dünya karmasını kurmuştu kancık…Anca öyle anlık konuşurdu moral vermek için… Ama yine de haklı olduğu noktalar vardı. Kendimi sıkmam olacakları engellemeyecekti. Olacak olan, olurdu…

Akşam saati yaklaştı. Hepimiz evlere dağılıp, gerekli yol hazırlıklarını yapacaktık. Ben ise; Nadan’ın okul çıkışına gidip, onunla çay içecektim. Çok gergindim; Çünkü Nadan’ı görmeyeli neredeyse altı ay olacaktı. O süre zarfında ya daha da şişmanlamışsa, ya aylardır konuşmadıklarının hepsini içinde biriktirip, bir saat içinde bana G3 mermisi gibi takır takır saydıracaksa? Sanırım askerlik beni daha kaygılı ve düşünen bir insan yapmıştı. Geride kalan 25 senede düşünmediğim ne varsa, onlar için tasalanır olmuştum. Düşünmeyince daha kolaydı aslında…

Nadan okulun kapısında göründü. Araba yolun karşısındaydı ve o da bunu görüyordu. Buna rağmen olduğu yerde durdu ve benim akan trafikte “U dönüşü” yapıp,  onu tam durduğu kaldırımdan almamı bekledi. Sanki Kuruyemişçi Molla Ömer Amca’nın kızı değil de, Akitanya Düşesi Eleanor haspam ya… Neyse birkaç korna ve küfür eşliğinde döndük ve aldık çaresiz. “Yeaa Receeeap! Canım nassııl özlemişiiim!” diye bir giriş yaptı. Hayır, insan 6 aydır görmediği sözlüsünü, yıllardır görmediği ve aslında çok da umurunda olmayan ilkokul arkadaşıyla tesadüfen karşılaşmış gibi mi karşılar lan? Bir de önce “Selam-un Aleyküm” derdi eskiden, ne olmuş bu kıza 6 ayda? Acaba 2 senelik Çocuk Gelişimi okuyunca bir şekilde gelişimine kaldığı yerden devam etmeye mi çalışıyordu? Ben baya donup, kaldığım için; “Receep!? Canım noldu?” diye sarstı beni Nadan. “He? Yok bir şeyim dalmışım ya. Ben de özlemişim canım ya. Hadi gidelim madem.” dedim. Allah affetsin eşarbında gökkuşağının her rengi bulunuyordu ve Nadan’a kafamı çevirdiğimde 3-4 saniyelik geçici körlük yaşıyordum. Mümkün mertebe yola bakarak cafeye kadar idare etmek, ikimizin de hayrına olacaktı. Bu süre zarfında o da bana klasik; “Nasıldı? Çok yordular mı? Yemekler iyi miydi?” soruları soruyordu ki, zaten telefon görüşmelerinde her birini 3-5 sefer sormuştu… Bir an önce en yakındaki cafeyi bulmalıydım…

Öykü dizisinin devamı için linki tıklayınız

Recep ile Nadan – Bölüm 3

Suat Yılmaz

Mahallemizin İtalyan Restoranı

Bu yaz turizm sektörünün nabzını tutan Bora Özgen, genç sunucu Melek Çerçi ile beraber bir İtalyan restoranına gittik. İlerleyen saatlerde turizm sektöründen Sarak Einy de masamıza dahil oldu. Dürüst olmak gerekir ise masadan aç kalkacağımızı düşünüyordum. Melek Çerçi ile Türk restoranına giderek gecenin sonunda karnımızı doyurma gereği duyacağımızı zannetmekteydim. Lakin Bağdat Caddesi’ndeki Dua Forni tüm ön yargılarımı yıkmayı başardı. Açıldığından bu yana her önünden geçişimizde gidelim dediğimiz ama her defasında sonra gideriz dediğimiz bir mekandı. Antakya ve Urfa mutfağının harmanlandığı bir mutfak kültüründen gelen biri olarak pek cazip görünmüyordu fakat gecenin sonunda aylardır bu mekana daha evvel gelmemiş olmanın pişmanlığı ile masadan kalktım. Mahallemizin İtalyan Restoranı, masadaki herkesi tatmin edecek şekilde ağırladı.

Öncelikle gerçekten İtalyan restoranı olduğunu da belirtmek isterim. Due Forni’nin İtalyan şefi Matteo’nun ve işletmecisi Suat Yılmaz’ın işinde oldukça titiz olduğunu yaşayarak öğrendim. Geçmişte İtalyan yemeği deneyimi hüsran ile sonuçlanan benim gibi binlerce insanın fikrini değiştirebileceklerine emin oldum. Birçok mekanda karşılaşılan gürültü ve karşındaki misafirinin sesini duyamama sorununu burada yaşamıyorsun. Yan masanın sesini bastırarak karşısındakine sesini duyurmaya çalışarak geceyi yorgun bir şekilde bitiren insanlar için huzurla yemek yiyebilme imkanı sunuyorlar. Tasarım konusunda oldukça titiz davranılan Due Forni’den ertesi gün dostlarıma bahsettim ve sonrasında iki büyük İtalyan fırını ile ünlü olduğunu fark ettim.

Öncelikle şarap konusunda tercihi kesinlikle mekana bırakmanızı tavsiye ederim. Yalnızca beyaz şarap, rose ve kırmızı şarap arasında bir tercih yapın ve şarap tercihini mekana bırakarak unutulmayacak bir lezzet serüvenine başlayın. Menüye kararsız gözler ile bakar iken usta şef Matteo’ya tercihi bırakmaya karar verdik. İtalyan restoranı denince akla pizza ve makarna gelmesi sizleri yanıltmasın. Başlangıçlarda Fritto Misto kesinlikle tadılması gereken bir lezzet. Kalamar, karides, mevsim balığı ve sebze kızartmasından oluşan Fritto Misto çok güzel bir yemeğin sizi beklediğinin izlenimini verecektir. Ana Yemekte ise Stinco d’Agnello ile Anadolu insanı gibi İtalyanların da kuzu konusunda hassas olduğunu da hissedeceksiniz. Kırmızı şarap soslu kuzu incik ve naneli risotto olarak Stinco d’Agnello’yu açıklayabiliriz. Büyük bir şölen havasında geçen bir yemeğin ardından birçok lezzet düşkününün aklında ana yemek ve başlangıcın olağanüstü lezzeti sonrasında ara sıcakları, salata ve garnitürleri saymak aklına dahi gelmeyecektir.

Suat Yılmaz Misina

Fritto Misto

 

Son olarak belirtmek isterim ki , Antakya ve Urfa mutfağında büyümüş biri olarak gecenin sonunda doymuş ve lezzet konunda tatmin olmuş vaziyette mekandan ayrıldıysam, İtalyan restoranında ben ne yiyeceğim diye soran insanlar gecenin sonunda mutlu bir şekilde mekandan ayrılacaklardır. İtalyan şöleni sonrasında ayağınız sizleri bir kez daha Due Forni’ye götürecektir.

 

Suat Yılmaz

Stinco d’Agnello