Recep ile Nadan

Recep ile Nadan

BÖLÜM 1


Es-Selamu Aleykum.

İsmim Recep. 26 yaşında dini bütün, itikadı yarım bir Türk genciyim. Babam ticaretle uğraşıyor. Dolayısı ile ben de ticaret ile iştigal etmekteyim. Çocukluğumda futbolcu veya otobüs şoförü olmak istiyordum fakat futbolcu olmamı babam, otobüs şoförü olmamı da annem istemedi. Babamın tonla para döküp, gönderdiği özel üniversitenin turizm bölümünü 6 sene gibi bir sürede bitirdim. Eğlenceli zamanlardı. Arkasında R4BIA logosu ve Osmanlı Tuğrası olan spor aracımla oradan oraya koşturup duruyordum. Peder Bey sağ olsun, Cumaları ve sohbetleri aksatmamam şartı ile sağlam da harçlık veriyordu. Bir takım haylazlıklar yapıyorduk biz de tabi.

Üniversitenin 2. senesinde, 20 yaşıma basınca valide hanım, Peder Bey’e; “Oğlan okuyor ama bir yandan da askerlik yaşı geldi. Ben oğlana bizim Emine’nin kızı Nadan’ı isteme niyetindeyim Bey. Ne dersin bu işe?” deyince, Peder Bey de çok geçmeden; “Hayırlısıysa olur inşallah Hanım.” deyiverdi… Aileler tanıştı, kaynaştı. Okullar bitince nişan-düğün yapılması kaydı ile söz de kesildi. Aslında Nadan’ı tanıyordum. Tanımak derken; İmam Hatip Lisesi servisinin camından arkadaşları ile Mustafa Ceceli eşliğinde çığlıklar atarken bir-iki kez denk gelmiştim. Bunun dışında ilk görüşüm o akşamdı. Daha sonra da üniversite boyuca dönem sonlarında karne hediyesi niyetine ve bayramlarda, aile bayramlaşmasında gördüm. Yani yılda üç-beş seferi geçmediği için bana çok fazla bir sıkıntısı olmuyordu. Sadece, sms ve whatsapp üzerinden biraz ilgi ve romantizm bekliyordu benden. Bu biraz canımı sıkıyordu ama çok da sorun etmiyordum. Zira o yazdığında ya ders çalışıyor, ya da dükkanda oluyordum sözde… Akşamları telefonla konuşmasına müsaade edilmemesi de benim işime yarıyordu tabi.

Nadan, hafif balıketli, kahverengi gözlü, zannedersem kahve tonlarında bir saç rengine sahip, fazla konuşmayan ama sanki konuşmaya başlasa hiç susmayacakmış gibi duran, mutaassıp bir aile kızıydı. Neden bilmem, sanki onunla kapalı bir mekanda baş başa kalsak bana “Sen 3 milyar, beş yüz milyon, sen bu parayı ne yaptın?” diyecekmiş gibi geliyordu. Tabi ben halihazırda öğrenciyken böyle şeyleri düşünmeyip, öğrenciliğin keyfini çıkartıyordum. Pek az kişi İstanbul’da benim gittiğim kulüplere gitmiş, benim girdiğim mekanlara girmiştir. Tek sorunum; bu anları fotoğraflayamamak ve evden aranırsam, mekan dışına çıkmak zorunda oluşumdu ama o kadar da olacaktı. Saman altından az su yürütmedik zamanında yeğeeen…

Üniversite bitince ne yapmak istediğimi düşünecek bir zamanım bile olmadı. Babam, önce apar topar askere gönderdi beni. Ama yazıcı olduğum için askerliğim rahat geçti. 5 ay sonra geriye geldiğimde de kendisinden beklemediğim bir babacanlık ile; “Okulun bitti, askerliğin de bitti. Artık adam oldun ve hayat şimdi başlıyor. Ama önce dile benden bir yer, seni oraya 15 gün tatile göndereyim. Döndüğünde de nişanını yapar, Sultanahmet’teki dükkanın başına geçiririz seni.” dedi. Tatile gerçekten ihtiyacım vardı aslında. Hemen nereye gideceğimi düşünmeye başlamıştım bile. Ama o aradaki “nişan ve dükkanın başına geçme.” kısmı nedense biraz canımı sıkmıştı. Aslında bir gün elbet o günün geleceğini biliyordum fakat nedense biraz korktum, panikledim, üzüldüm. Hani öleceğini bilirsin ama yine de ölüm geldiği zaman çaresiz kalırsın ya? Aynen öyle işte…

Arkadaşlarımı aradım. Akşamına nargilecide buluştuk. Tatil planından bahsettim ve hepsi onay verdi. Ama nereye gidecektik? Yurt dışı görmeyi istiyorduk fakat dördümüzün de İngilizcesi pirezınt simpıl tens’ten ibaretti. Rezil-rüsva olurduk gavur ellerde. Biz de, her zeki Türk genci gibi “Yurt dışına çıkamıyorsak, yurt dışı bize gelsin.” dedik ve rotayı yavru vatana çevirdik….

Akşam evde Peder Bey ile konuştum. Sağolsun 2 gün içinde otel ve biletleri ayarladı. “Gitmeden git bir Nadan’ı gör ama.” dedi. Sonra da aklınca; “Bak bunlar son bekar günlerin. Orada ne yaparsan yap ve buraya geldiğinde artık gerçek bir adam gibi yaşayıp, yuvanı kurup, tövbeni edip, ibadetine başlayacaksın…” diye ultimaton verdi. Ulan Beylikdüzü’ndeki daireye yerleştirdiği metresini bilmesem, inanacağım da, yine de Peder Bey’e; “İmam osurursa, cemaat sıçar Peder Beeey!” denmiyor tabi… Anlamış gibi yapıp, kafa salladım. Odama geçip, bavulumu hazırladım. Nadan yine whatsapp’tan yazmıştı. Beni özlemiş… Kız gerçekten durumu o kadar kabullenmiş ki; 5 sene boyunca kendisine “Günaydın, İyi geceler, İyiyim. Sen?” dışında hiçbir şey yazmamış, toplasan 10 kez, 1 veya 2 saat görüştüğü adamı özleyebiliyordu. Neyse, en azından kaçınılmaz sonum geldiğinde evimde bana itimadı ve sevgisi sonsuz bir cariyem olacaktı. Biraz da iyi yönünden bakmam gerekiyordu.


Recep ile Nadan – Bölüm 2

Polat Karayel

Zordur Bu Ülkede Gazeteci Olmak

Zordur Bu Memlekette Gazeteci Olmak

Günler önce sanata, çevreye ve gündeme dair yazılar yazmaya başladığım bu dergide yalnızca gördüklerimi, yaşadıklarımı ve fikirlerimi aktarmaktan başka bir faaliyetim yok. Her ne kadar “Sen insanlara sadece enstrüman çalmayı öğret. Ama asla fikirlerini değil…” diyerek bir de üzerine farklı cümleler kurup edepsizlik eden, terbiyesizlik yapan olsa da…

Gazeteci olmaktan bahsetmişken;
Bazıları vardır ve sadece överler.
Yere göğe sığdıramazlar.
Yöneticilerin yaptıkları hataların, yanlışların, hukuksuzlukların, ayıpların farkında olsalar da vurdumduymaz rolünü başarılı bir şekilde üstlenirler. Yalakalıklarından en ufak bir taviz dahi vermezler. Ne gibi menfaatler beklediklerini pek kestiremesek de, sonunda hayatlarının en rahat noktalarında kendisi gibi düşünmeyenleri lanetlerler, hedef gösterirler. Hakaretler yağdırırlar. Ne hainliklerini bırakırlar ne de şerefsizliklerini. Bir de çıkarlar adil olmaktan söz ederler. Gazeteci olduklarını zannederler…

Bir de öyle ADAM’lar vardır ki,

Hukuku, adaleti ararlar. Günü geldiğinde vicdanlarıyla nasıl yüzleşebileceklerinin hesaplarını yaparak hareket ederler. Hayatlarının her döneminde zindanlara düşebileceklerinin, kim bilir belki de katledileceklerinin ihtimalini de düşünürler. Onurlarıyla yaşarlar. Çıkarılan fermandan zerre kadar korkuları yoktur. Başlarına gelen bu felaketler de korkmadıklarındandır. Geçtiğimiz günlerde önceden kararları belli olan ve gelen talimatlar üzerine gerçekleşen tutuklamalar bunun en güzel örneği olarak gösterilebilir. Bir de zalimleşenlerin unuttukları tarih vardır. Tutuklanan Can Dündar ve Erdem Gül için “Casus” diye bahsedilmeyecek. Fakat bu cesur insanları parmaklıklar ardına gönderenler için ne yazacağı aşikardır diyebilirim.

Nasıl kardeş olacağız ? Birbirimize Nasıl Sarılacağız ?

Sürekli olarak terörist ve hain olmakla itham ettikleri, hedef yaptıkları insanlar öldürülünce
“Bu saldırı hepimize yapılmıştır.” demeyi marifet sayan zavallılar bir yana hepinizin de bildiği gibi dün yine cinayetler işlendi. Bir polis memurumuzu ve bir baro başkanımızı yitirdik. Bu toprağın insanlarını…

Kim bilir belki de, günün birinde aynı ortamda husumete değil de, dostluğa içecekleri ortam olmasını ümit etmişken…

Ama zordur bu rüzgarın esmesi…

Senden olmayan biri ölünce, senin gibi düşünmeyen biri öldürülünce “Oh” dememesini başardığın gün her şey gelişmeye başlar. Nefret kayıplara karışır ve sevgi tohumlarını yeşermiş bulursun zaman geçtikçe…

Şimdilik bu kadar…

Nefreti yok edin, sevgiyle kalın…

merhaba dünya

Merhaba Dünya

Merhaba dünya! İnsanın hayatı boyunca her adımında belirleyici, şekillendirici bir etkisi olan içine doğduğu coğrafyayı seçme hakkının olmaması eskiden beri kanıksanmış bir adaletsizlik gibi gelirdi bana hep. Çünkü sonradan alınan kararlarla başka coğrafyalarda yaşama şansı söz konusu olsa bile içinde yetişilen toplum, vatandaşı olunan devlet, birey üzerinde silinmesi neredeyse imkânsız izler bırakıp onu ölümüne kadar kovalar. En kötüsü de bunu engelleme şansının bulunmamasının yanında, bu izleri tam anlamıyla silmenin nerdeyse mümkün olmayışıdır. Bunları düşünürken, benim dünyayla, içine doğduğum ülkeyle tanışmam geldi aklıma. Çocuk aklımla tam algılayamadığım ama şu an düşüncelerimin üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşündüğüm o birey olma dönemi, bir toplumun parçası olma süreci.

Merhaba dünya! 24 Ocak 1993

İçeride darbe sonrası emekleyen, dış dünyada sona yaklaşmış bir soğuk savaş düzeninin içine doğan bir jenerasyonun son üyelerinden biri olarak geldim dünyaya. Dünya’yı ikiye bölen o malum duvar yıkılmadan birkaç ay önce sadece. Çocukluğuma dair ilk anım bile içine doğduğum ülkenin silinmez izlerinin ben de ne kadar yoğun olacağının açık bir göstergesi aslında, şimdi anlıyorum. Çocukluğumdan gözümün önüne gelen ilk gün, şaşırtıcı belki ama 24 Ocak 1993, soğuk bir pazar sabahı… Mutfakta divana çöküp yüzünü elleriyle kapatarak oturan, gözlerinden yaşlar süzülen babamı hatırlıyorum. Nasıl unutur bir çocuk ilk defa ağlarken gördüğü babasının yüzünü.

Ülkenin alnına sürdüğü leke!

Annem, zorlanarak attığı adımlarla bir sandalyeye zor ulaşmıştı. Televizyonda patlayan bir bombadan, ölen bir yazardan bahsediyordu spiker. Tek düşündüğüm (daha doğrusu tek hatırladığım), ölen kişinin bir şekilde, bir yerlerden yakınımız olduğu fikriydi. Evdeki matem havasını başka türlü anlamlandıramıyordum. O güne dair son hatırladığım ise aslında şimdi bakınca daha da korkunç. 4 yaşından biraz daha küçük aklımla bile bombanın patladığı yerin kısa süre sonra tazyikli suyla yıkanıp, temizlenmesinin mantıksızlığını görebiliyordum. Bunun, delillerin karatılma çabası, bir babanın, eşin, evladın ölümünün ülkenin alnına sürdüğü lekenin, itfaiye hortumuyla “arıtılması” için yapılan bir iş olduğu yıllar geçene kadar aklıma hiç gelmemişti.

Uğur Mumcu ne zaman öldürüldü

Bana böyle merhaba diyen ülkem sonraki süreçte de “çizgisini” hiç bozmadı. Merhaba dünya! Susurluk’ta gerçekleşen bir trafik kazası yüzünden -ki her gün onlarca kaza haberi duyuyorduk, aslında sıradan olmalıydı ama değildi- geceleri ışıkları açıp kapatmaya, balkonda tencereleri birbirine vurmaya başlamıştık. Neredeyse yirmi yıl sonra, Haziran Hareketini (Gezi olayları) izleyen süreçte aynı şekilde tepkisini ifade eden yığınlar, bana aslında bir arpa boyu yol almadığımızın sembolik bir işareti gibi geldi hep. Çocuk bulunan her balkona baktığımda kendimi gördüm. Benim gibi birisi daha ülkesiyle tanışıyordu. Yazık daha neleri görüp anlaması, anlamlandırması gerekecekti. İşi çok zordu…

Sincan’da sokaklarda tanklar vardı!

Bunun üzerinden çok geçmeden, Beşiktaş’ta misafir olarak kaldığım zemin kattaki bir evin penceresinin önünden bir grup adamın yürüdüğünü hatırlıyorum. Annemi bir korku sardı. Yürüyenler “irticacılardı”. Kim oldukları hakkında bir fikrim yoktu ama iyi insanlar olmadıkları evdeki korkudan belliydi. Hemen kapatılan perdenin arasından görebildiğim kadarıyla sakallı, sarıklı, genelde siyah ve üzerlerine bol kıyafetler giyen adamlardı. Bu da bir fikir vermiyordu ama iyi olmadıklarına nerdeyse emindim. Hemen ardından, ben daha irticacıların kim olduğunu çözemeden ve tam biz Avrupa Birliği diye bir şeye üye olmak üzereyken (Tansu Çiller çok yakında olacağımızı söylüyordu televizyonlarda) tankları gördüm.

İzmir’in küçük bir ilçesindeki evimize çok uzakta, Sincan’da sokaklarda tanklar vardı. Ben “keşke bizim evin önünden de geçseler de görebilsem” diye içimden geçirirken evdeki korkuyu fark ettim. Bana göre yine bizimle alakası olmayan bir olay yine bizim evde “sıkıntıya” yol açıyordu. Babam, “biz ordudan çok çektik, sorun ne olursa olsun asker olmadan çözülmeli” diyordu biraz daha kararsız gibi görünen anneme.

İyi olmayan adamlar

İyi olmayan adamlar listesine ordu da eklenmişti (polis zaten nedenini anlamadığım bir şekilde listenin demirbaşıydı). Sebeplerini anlamamakla beraber kimin iyi kimin kötü olduğunu öğrenmeye çalışıyordum hala. Ülkemle tanışma, üyesi olduğum toplumla kaynaşma sürecim devam ediyordu yani…

Ankara’da patlayan o ilk bomba

Merhaba dünya! 1999 yılında bizim evde hep şarkıları dinlenen, (Şafak Türküsü çocukluk favorimdi nedendir bilmem) bir şarkıcıya, Ahmet Kaya’ya çatal fırlatılmıştı ve sanırım suçu Kürt olması ya da Kürtçe konuşmasıydı. Çatal bir bomba kadar kötü değildi tabi, en azından öldürmüyordu ama bizim evi kaygılandırmaya yetti. Bizimkilere göre, ülke hiç iyiye gitmiyordu. Ben ise kim olduğunu bilmediğim Kürtleri (evet, belki de İzmir’in görece izole bir ilçesinde yaşamamdan dolayı hiç Kürt arkadaşım ya da tanıdığım yoktu), “kötü olmayan adamlar” listeme eklemiştim. Aynı yılın Ekim ayında, yine babamı üzen bir bomba patlamıştı ve yine bir yazar ölmüştü. Listelerim artık kafa karıştıran bir hal almıştı.

Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi…

Artık ölenin yakınımız olmadığını bilecek yaştaydım ve o yaşta bile bu olayı 1993’te soğuk bir kış günü Ankara’da patlayan o “ilk” bombaya bağlayabiliyordum. Benzeri ölümler birbirini izledi. Herkes derin devlet diye bir şeyden bahsediyordu ama Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi, Gaffar Okkan ve Necip Hablemitoğlu da öldürülmüş ve tanımadığımız halde “bizim evi” üzen ölümler listesine eklenmişti. Bugün dönüp baktığımda, ülkemin benden önceki yakın siyasi tarihini okuduğumda bu ölümlerin çok eskilere dayanan bir listenin benim bildiğim kısmı olduğunu anlıyorum. En acısı da, henüz listenin sonlarına yaklaşmışız gibi durmuyor, bunu da bir süredir net olarak görüyorum. Büyük bir heyecanla girdiğimiz Milenyum da takvim yaprakları hariç pek bir şeyi değiştirmedi. Hâlbuki her şey değişecek gibi bir hava vardı etrafta…

Toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsü

Bu yazıyı bugüne kadar uzatıp, yukarıdaki gibi bu toplumun önemli kesimini öleni fiziki olarak tanımamasına rağmen ölümüyle üzen (ve bir kesimi, büyüdükçe gördüğüm üzere sevindiren) onlarca daha isim sayabilirim. Daha öncesine gidip, sizi daha fazla isme de boğabilirim. Aynı şekilde, konuyu daha birkaç gün önce haince katledilen Tahir Elçi’ye bağlayıp, kendisinin son olmasını dileyebilirim (Eminim kendisi de bunu çok isterdi). Ancak amacım bunlar değil. Bunun son olmasını dilemek zaten insan olan herkesin vereceği tepki. Asıl önemlisi ise, seçim yapma şansına sahip olmadan, içine doğduğum toplumun bende yarattığı travmaların ve izlerin bu yöndeki inancımı tamamen silmiş olması.

Sizin hangi ölümlere üzülüp/sevindiğiniz değil mesele. Gerçek sorun, bu ölümlerin çocuklarınızdaki, toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsünü yok etmesi. Ne zaman televizyonda bir devlet yetkilisi “bu saldırının failleri mutlaka adalete teslim edilecektir” benzeri bir cümle kursa, hiç düşünmeden o olayı da faili meçhuller listeme eklerim. Çünkü bu cümle benim için “faili/failleri biliyoruz ama ölenin ölmesi işimize geldiğinden bu soruşturmayla hiç uğraşmayacağız” anlamına gelmektedir ve bu, o an devleti yönetene göre değişmez. Çünkü bu, devletin bir kendini koruma refleksi halini almıştır çoktan. Gariptir, kimse gerçekten yadırgamaz aslında…

Can Donduran

merhaba dünya…

80 darbesinin ezdiği kuşağın yetiştirdiği, Özal’ın hazırladığı neo-liberal Türkiye’de büyüyen bizleri apolitik olmakla suçladı hep birçoğunuz. Çok az kişi bunun siyasi bir konumlanma, aslında bir pasif direniş olabileceğini farkına vardı. Öyle bir ülkeyle tanıştırdınız ki bizleri, bir şeyleri değiştirebilmek için siyasi bir pozisyon almamızın nafile bir çaba olacağı umutsuzluğunu daha okul sıralarında içten içe kabullenmiştik aslında. Bugün birer anı gibi anlatılan, “memleketi kurtarmak” isteyen “karşıt görüşlü” gençlerin birbirini sokaklarda dövüp öldürdüğü hikâyeleri, devletin bu çarpık mücadelenin bitmesine uğraşması gerekirken açıkça “taraf” tuttuğu günler, çocuklarınızın içindeki umutları o kadar derine gömdü ki ülke gençliği istisnai bazı hareketlenmeler dışında aşağı yukarı otuz beş senedir neredeyse tepkisiz. (Amacı aynı olan gençlerin birbirine öldüresiye düşman olması ne kadar da saçma değil mi buradan bakınca?)

İnsaniyet sahibi olmak kafidir!

Ne olur öldürmeyin artık! Yalvarırım kim olursa olsun sizi üzmeyen hatta dilim varmıyor ama sevindiren ölümler olmasın bu ülkede. Kimse düşündüğü ya da düşündüğünü özgürce ifade ettiği için “adalete(!) teslim edilmesin. Durdurun bu döngüyü! Haksız bir şekilde tutuklanan bir yazarı, gazeteciyi savununca onun bütün düşüncelerini paylaştığınızı düşünmez kimse. Bombayla öldürülüp, cinayeti devlet tarafından karartılan bir yazar adına adalet istemek için onun kitaplarını okumanız bile gerekmez. İnsaniyet sahibi olmak kâfidir! Tarafınız ne olursa olsun bir kere, size göre “sizden olmayan” için adalet isteyip sonunda başarırsanız daha aydınlık, daha umutlu, gelecekten beklentisi olan evlatlar yetiştirebilirsiniz. Yukarıda saydığım/sayamadığım ölümlerden birine bile “oh olsun” ya da “bana ne” dediyseniz çocuğunuza insanlık adına ne verebilirsiniz ki! Ne olur bunları söylemeyin!

Tükenmişliğin karanlığı…

Merhaba dünya! Benim birey olarak tek başıma bunları düşünmem toplum adına kötü bir sonuç çıkarmaya yetmez belki. Ama düşünün, ne olur canlandırın kafanızda koca bir jenerasyonu hatta öncesindeki ikisini de bu güvensizlik ve umutsuzlukla yetiştirdiğinizi. Anadolu’nun üzerindeki karaltı, kara bulutların değil, bu umutsuzluğun, çaresizliğin, tükenmişliğin karanlığıdır aslında.

Bulutları bir rüzgâr yeter dağıtmaya ama ölümlerle bölünmüş bir toplumu birleştirebilecek bir kudret ne yazık ki yoktur.

Benim hikâyemin özetini okudunuz işte. Buna kendinizinkini de ekleyin ve düşünün lütfen. Hepinize sesleniyorum: Çocuklarınızı üzüntü veren ölümlerin seçildiği evlerde büyütmeyin! Biri tutuklandığından sebebinden önce yapılanın hukuka uygunluğunu sorgulayan çocuklar olmalarını sağlayın, büyüdükçe anlarlar!

Hepinize yalvarıyorum!

Merhaba dünya!Bu coğrafyanın size dayattığı sözde hayatın gerçeklerine aldanmayın! Kendi devletinin polisine, askerine güvenmeyen, olanı biteni anlamak için iyiler ve kötüleri listelemesi gereken çocuklar büyütmek zorunda kalmayın! Bunu kabullenmeyin!

Daha çocuk yaşta,  kendilerini yaşadıkları ülkeden umudu kesmeye mahkûm hisseden bireyler yetiştirmeyin!

Cem İraz’ın yazıları için tıklayınız!

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Herkesin Dergisi

Lambalı Dede

Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Çocukların uzayı her gecedir. Yıldırımlar ve bulutlar uzaya dairdir. Gizli olan her şey ordadır. Bir gün bana bunun böyle olmadığını öğretecek birilerini tanıdım. Çocuktum ve herkes uzun boyluydu. Onlar uzun boyluydu. Benden çok şey bilen herkesi tanıyordum. Arabalar geçiyordu, ben arabalara bakıyordum. Onların hepsini uzayda yapmışlardı. Uykum gelince annemi dinliyordum. Dua ediyordum. Sonra öğrendim ki dua etmek pek bir işe yaramıyor . Hayat sağır bir şey, ona bağarıyorum beni duymuyor. Babam maça bakardı. Benim başım dönerdi. İşte o zaman öğrendim yürümeyi. Yürümek tay tay durduğumdan sonra yaptığım şey değildi sanki. Herkes çok haklıydı, bunu öğrendim hayattan. Biraz kahramandılar ama şimdi yorulmuşlar galiba. Ben kahraman değildim. Ne yazık ki değildim. Üstelik haklı olduğum pek konu da yoktu. Ders çalışmadığım için derslerim kötüydü. Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Yuvarlanan bir konserve kutusuna benziyordum, şişmandım, çilliydim. Sonra hepsi geçti. Büyüyünce geçiyor. İnsanın başka dertleri oluyor işte o zaman da. Kitapları seviyordum. Aslında ilk başta hiç sevmiyordum, sayfalar kocamandı. Yazılar küçücüktü. Bir gün köydeydik. Kimse kalmamıştı yanımda. Herkes gitmişti. Ben dedemle yonca gübreliyor, Gülay ablayla keçileri güdüyordum ara sıra ama hiçbir şey yapmıyordum çoğu zaman. Yazdı. Yukarki evlere çıktım tek başıma, divanın üzerinde bir kitap vardı. Kitabın ilk on sayfası yoktu. Pek canım istemiyordu okumak. Orda oynayacak, oyalanacak başka bir şey aradım. Kitabın kendisinden başka bana bakan bir şey yoktu. Sayfalar ve yazıların küçücük olduğunu gördüm bir kez daha. Divana uzandım yüz üstü . Yakaladım sayfaları eksik kitabı. Dışarısı çok sıcaktı. Dışarı çıksam beynim su olup akardı. Okudum. Üç cümle sonra bir çocuğu tepeden izliyordum . Çocuk kaçıyordu oradan oraya. Gemiler, limanlar, tren istasyonları. Tanımadığı insanlar. Hem korkuyor, hem okuyordum. Kendimi çocuğun yerine koyuyordum galiba. Hayatım çok kısaydı ve çok bağlıydım olduğum köye, gidemezdim. Hem dedem bulursa fena döverdi beni. O gün kaçmak istedim. Ama sadece istemek, ötesi yoktu. Cesur değildim o çocuk kadar. Gerçi o çocuk savaştan kaçıyordu. Biz barış içindeydik. Babaannemi, dedemi aslına bakarsanız seviyordum da. Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Öyle yazıyordu kitapta ne demek anlamadım. Uzayı düşündüm sadece, tozsuz bir yerdi, hiç soğuk değildi. Geceleri o çocuğun yerine koymaya devam ettim kendimi. Kıyaslıyordum sürekli kendimi onunla. Aslında ben de iyi biriydim. Tamam biraz salaktım ama bunu zamanla yenebilirdim. Sonra o kopuk onbeş sayfada ne yazdığını merak ettim. Hem kim koparmıştı, belki babannem soba tutuşturmuştu. Sonra o on beş sayfayı ve kitabın kapağını hayal ettim. Kitabın adı kaçaktı. Yazarın adı ise benim adım. Kimseye o kitaptan bahsetmedim. O günden sonra nerde ne kadar yazar, nerde ne kadar kitap gördüysem hep baktım, okudum. Lambalı dede varmış dere boyunda. Babaannem yaramazlık yaparsam seni ona veririm diyordu. O kayıp onbeş sayfayı koparan kişiyi bulmuş oldum böylelikle. Lambalı dede çocukları ne yapıyor diye sorduğumda zenginlere satıyor demişti. Eğer böyle olmasaydım bu işime gelirdi ama salak olan bir çocuğu hiçbir zenginin isteyeceğini sanmıyordum. Lambalı dedeyle konuşmaya karar verdim. Bir gece babaannem ve dedem uyuyunca avluya çıktım. Pijamalarımın paçaları çeşmeden yere sızan suda çamur oldu, çok korktum. Paçalarımı yıkayamazdım. O gece dere boyuna inecektim çünkü adı üstünde Lambalı dede gece geliyordu dere boyuna. Şimşirlerden ve avlulardan, cinlerden ve köpeklerden ürksem de dere boyuna yürüdüm o gece. Lambalı dede ordaydı. Kayalıkların üzerine oturmuş dereye bakıyordu. Ay bir lamba gibiydi. O yüzden lambası yok bu gece herhalde, dedim. O zamanlar lambalar gaz yağıyla, fitillerle yanıyordu. Gaz pahalı bir şeydir galiba. Lambalı dedenin yanına gittim. İyi geceler lambalı dede, dedim, galiba beni görmedi, bende korktuğum ve onu korkutmamak için uzaktan seslenmiştim zaten. Kim var orda be! Öyyyt, öyyt!!!! deyip eline bir taş aldı. -Lambalı dede! Lambalı dede!!! Benim! dedim. Sen kimsin be ? dedi. Ödümü kopardın keranacı. Ne ararsın bu saatte dereboyunda. Kızan başına, anacağın babacığın yok mu senin? Lambalı dede ben seni aramaya geldim, dedim. Sen kimsin beya? dedi. Beni tanımazsın, dedim, ben bu sene istanbul’dan yeni geldim. Ben tanırım, dedi, söyle bakayım sen kimin kızanısın? Babamın adını söyledim. Ama, dedim, babam da İstanbul’da tanımazsın onu. Sen kimin yanında kalıyorsun burda? dedi. Dedemin, dedim. Söyle bakem dedenin adı ne bana?. Söyledim. Hü be! dedi. Kızan başına hiç mi korkmazsın buralara tek başına gelmeye! Korkuyorum, dedim. ama gelmem lazımdı. Kitabın ilk onbeş sayfasını bulmam lazım. Söyle bakayım hangi kitapmış o ? Onu sen biliyorsun, dedim Lambalı dedeye. Ona kendi hayallerimden bahsedemezdim. Sonuçta daha yeni tanışıyorduk. Lambalı dede konuyla alakası olmadığı halde bana yaşımı sordu. Anlaşılan kitaptan bahsetmemek için konuyu değiştiriyordu. Lambalı dedeye kitabın ilk onbeş sayfasını ne yaptığını sordum ısrarla. Bana kitaptan haberi olmadığını, hatta hayatında hiç kitap okumadığını söyledi. Onunla o saatte tartışmak olmayacaktı. Eve döndüm. Ve o gün o olaydan sonra yazar olmaya karar verdim iyice. 2 Çok sonraları Lambalı dedeyle kahvelerde karşılaştık. Hep sobanın yanında oturuyordu. Ona oralet ısmarlıyordum. O da geçmiş günlerden bahsedip beni utandırmıyordu. İlk kitabım çıkınca Lambalı dede gelmişti aklıma. Bir cenaze nedeniyle köydeydi. Yine kahveye girdim. Lambalı dede sobanın yanında oturmuş tavandaki televizyona bakıyordu. Yanına gidip oturdum. Bir oralet birde açık çay söyledim. Haberleri izliyordu. Gelen geçen Lambalı dedeye laf atıyordu, o da onları savuşturuyordu bastonuyla. Seksen yaşının üstündeydi ve hala yalnızdı, ailesi bir yangında ölmüş diyorlar. Lambalı dedeye ”Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar” dedim, gülümsedi. Bi koşu eve gidip bir kitap kaptım. İçine de ”Lambalı dedeye nice ömürler.” yazdım. Kitabı ona verdim. Bu ne? dedi. Kitap, dedim. Ha buldun mu yoksa? Dedi. Buldum Lambalı dede, dedim alçak sesle. Kıskıs güldü. İyi bir daha kaybetmezsin o zaman! Deyip kitabı koltuğumun altına sıkıştırdı. Ne dediğini biliyor muydu bilmiyorum ama o günden sonra yeniden yazmaya başladım. Şimdi lambalı dedenin öldüğünü bildiğim için kendimi geçmişimle ürkütüyorum çalışırken, böylelikle yazmak daha kolay oluyor.

Can Dündar, Tahir Elçi, Devlet ve Terör

 

savunma

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde
ben içeri düştüğümden beri.
Ve bizim hane halkı
bilmediğim bir sokakta
görmediğim bir evde oturuyor.

……………………….

Tahir ELÇİ tutuklanmamıştı; Can Dündar tutuklandı. Tahir Elçi bugün öldürüldü; Can DÜNDAR yaşıyor.

Daha önce Tahir ELÇİ hakkında yakalama kararı verildiğinde şöyle yazmışız:

“TAHİR ELÇİ VAKASI
Tarihteki yerini alacak vakadır. Yalnızca bir baro başkanı hakkında yakalama kararı verilmesi yönüyle değil; ayrıca ve aslen Türk yargısını ve politikasını şekillendiren sosyal ve tarihsel unsurların gün yüzüne en belirgin olarak çıktığı bir vaka olması yönüyle de bu vaka tarihteki yerini alacaktır.

Meselenin ilk ayağı, irdelenmemesi halinde ikinci ve asıl olan ayağını kavrayabilmenin imkansız olması nedeniyle irdelenmesi gereken baro başkanı hakkında yakalama kararı verilmesidir.

Teknik detaylara girmeksizin ele alırsak olay gününden itibaren bir baro başkanını hakkında yakalama kararı verilmesi mevzuunun usul ve esas yönünden iki açıdan ele alındığını görmekte olduğumuzu belirtmek gerekir.
Bunlardan ilki meseleyi “Bir baro başkanının kaçma şüphesi olamaz.” argümanı etrafında şekillenen usule ilişkin ele alma şeklidir. Diğer meseleyi ele alma şekli ise “PKK bir terör örgütü değildir.” sözünün ileri sürdüğü tezi gerçeklikte bir temele oturtma/ma biçimine bürünen ele alma şeklidir.

Şüphesiz, işlem usule aykırıdır. Asıl ve toplumsal sorunumuzun tam olarak kendini gösterdiği nokta da işte tam olarak budur. Usule aykırı bir işlem üzerine, dahası bu işlemin yargı erkinin kolları vasıtasıyla gerçekleştirilmesinin üzerine esasa ilişkin olarak değerlendirme yapılması dahi başlı başına masumiyet karinesine aykırıdır. Zira yasak bir yolda doğru adımlarla yürümek asla hedefe ulaştırmaz. Bu yüzdendir ki usul esastan önce gelir. Bu gerçekliğe rağmen esasa ilişkin Tahir ELÇİ’nin eylemini olumlamak şeklinde olsun veya olmasın, her ne yönde değerlendirme yapılırsa yapılsın bu daha o anda, eylemi mahkemece ve mahkeme olarak yargılamaktan başka bir işlev görmemektedir.

Vakanın Türk yargısını ve politikasını şekillendiren sosyal ve tarihsel unsurların gün yüzüne çıkması yönü bu iki ele alma şeklinin mesele karşısında ülkenin hukukçuları tarafından kullanılış biçimine bağlıdır.

Gerek sosyal medyada gerek yüzyüze diyaloglarda görülmektedir ki birçok hukukçu meseleyi esastan değerlendirmekte ve kimisi zıt fikir kimisi ise eylemin suç olmadığına ilişkin değerlendirmelerini beyan etmektedir. Oysa ki şu anda eylemin esasına değil; yargılamanın sıhhatine ilişkin bir işlem tesis edilmiştir. İşlemi bu yönüyle değerlendirmek yeterli ve hatta zorunluyken; eylemi esastan değerlendirmek; usule ilişkin işlemlerin değil esasın değerlendirildiği gözlemi nedeniyle yargı erkini keyfiliklerine alet etmek isteyenlerce usule aykırılıkların olumsuz yöntemle meşrulaştırılması sonucunu doğurmaktadır. Zira devlet ve onun bir parçası yargı sürekli olarak denetlenmelidir. Bu yüzdendir ki hukuk devleti denetimin en etkin biçimde gerçekleştirildiği bir devlet tarzıdır.

En başta hukukçuların, kendi okudukları ve yazdıkları kitaplarda yer alan, meclisin yasalarla düzenlediği ilkeleri, kuralları ve bakış açısını, hukuk nosyonunu koruması lazım gelir. Hukukçuların dahi meselenin esasına doğrudan, tabiri caizse balıklama atladığı bir ortamda; hiçbir şey üretemeyiz. Ancak ve ancak aynı çöplükte farklı çöpler bulmaktan ileri gidemeyiz.

Bu resim; bizlere şunu tekrar ve sert bir şekilde hatırlatmıştır ki; bir ülkenin insanı nasıl olursa avukatı, hakimi, savcısı, milletvekili, mühendisi, doktoru, çöpçüsü, inşaat işçisi de onun kodlarını taşır.

Bir ülkenin avukatı meselelere hangi bakış açısıyla ve ne şekilde yaklaşabilme kabiliyeti ve kapasitesine sahipse o ülkenin bireye yansıyan yönüyle uygulanan hukuku da o kabiliyet ve kapasiteye sahiptir.

Mesele, tarihteki yerini almıştır ve zihniyetimizi değiştirmezsek tarih bizi karanlık sayfalarına gömecektir.

Av.S.Deniz Çelikkaya”

Evet, bugün Tahir ELÇİ öldürüldü. Soruşturma dahi açılmasını gerektirmeyen bir sözü nedeniyle hedef gösterildi, usuli işlemler modern işkence olarak kullanıldı ve hukukla olan bağı kesilerek ruhuna şiddet uygulandı, son olarak da bugün sokakta vurularak öldürüldü.

Can DÜNDAR, bugün yaşıyor. Soruşturma dahi açılmasını gerektirmeyen bir haberi nedeniyle hedef gösterildi, usulü işlemler modern işkence olarak kullanıldı ve hukukla olan bağı kesilerek ruhuna şiddet uygulandı. Ne var ki o tutuklandı.

Bu iki vaka aslında bizlere meselenin çok daha temelde ve artık sökülüp atılmayı bekleyen bir mikrop olduğunu gösteriyor: Terör Suçları

Devletin kişiliğine yönelik her türlü suç tanımı hukukun dışında, hukuka ait olmayan; legalize edilmek amacıyla hukukun maddesine monte edilen ayrıksı otlardan başka bir şey değildir.

Eylemsel anlamda terör doğada mevcut olan bir suç olmadığı gibi; tarihsel ve sosyal gelişimin bu suçun tanımlanması gerektiğirdiğini ileri sürmek de olanaklı değildir. Zira, terör suçları insanlık tarihi boyunca o veya bu şekilde tanımlanmış ve infaza tabi tutulmuştur.

Terör suçları, Hamilton’ın “Ahlak bozucu hizip nefesinin adalet kaynaklarını zehirleyebilmesinin en olası bulunduğu yasama organı üzerinde dürüst bir yargı denetimin gerekliliği aşikardır.” iddasında doğru olarak ifade ettiği şekliyle yasama organının siyasi tanımının yaptırıma bağlandığı suçlardır. Esasen öldürme eylemi, siyasi yapının çekince derecesine göre şiddeti artan şekilde farklı yaptırımlara tabi kılınmaktadır.

‘Terör’ize sonuçlara yol açan eylemleri cezalandırmanın tek ve yegane yolu bu maddi eylemleri suni olarak başkaca bir tanımla ‘Terör’ olarak sınıflandırmak değildir. Anılan öldürme eyleminin devletin devamlılığına bir saldırı olarak gerçekleştirilmesi halinde bu, suçun ağırlaştırıcı nedeni kabul edilebilir. Eylemin ve saikin türü gözetilerek ağırlaştırıcı halin yaptırımları farklı şiddetlerle donatılabilir.

Ancak, bir eylemi siyasi yapıya hakim olanların veya devlet hafızasının ve geleneğinin refleksleriyle değerlendirmesine ve farklı sonuçlarla kategorize ederek, kağıtlara yazdırmak suretiyle legalize etmesine izin vermek çok tehlikelidir.

Bu durum, yukarıdaki her iki örnekte görüldüğü üzere, kişilerin ayağının altından bir anda sehpanın çekilmesine sebep olabilmektedir. O sehpadır ki hukuki güvenlik hakkıdır; siyasi yapıya hakim olanların ve devletin geleneğinin insafına bırakılmış olacaktır.

Başta hukukçular olmak üzere, aklı selim her bireyin “ama”lı cümle kurmadan, mağdurun kimliğini gözleri kapalı değerlendirerek olguya yoğunlaşıp temellerini irdelemesi; artık çöpe atılması gereken, yaptırımı olan yazıları sistemden söküp atmak için çabalaması, seslerini çıkarması, rahatsızlığını haykırması gerekmektedir.
Aksi halde, düştüğümüz bu karanlık çukurdan çıkabilmemiz mümkün değildir.

Kırmızı başlıklı kız

Masal ve kırmızı Başlıklı Kız

Bir “Selcan’la Freud yine masallara taktı” oturumumuzda daha birlikteyiz.

Bugünkü şıllığımız kırmızı başlıklı kız efendim. Onun hikayesini hepiniz bilirsiniz, yazıktır – günahtır – daha el kadar bir kızdır ama nelerle mücadele eder ormanın ortasında. Ah ne çekmiştir oooo, ne mağdurdur, ne kurbandır ooooo.

YAV HE HE.

Dışardan bakıldığında üzerinde uzun mu uzun, geniş mi geniş, efil efil bir bir paltosu bulunmaktadır. Kafası bile örtülüdür Kırmızı Başlıklı Kız’ın. Çünkü sosyal normlar bunu gerektirmektedir. Yani Kırmızı Başlıklı Kız’ın süperegosu, başka bir deyişle sosyal ortamlardaki yöneticisi “ÖRTÜN” diye buyurur kendisine. Kırmızı Başlıklı Kız’ın içinden dışına taşan cinsel arzu mevzusu ise örtündüğü kumaşın renginin kırmızı oluşuyla ele verir kendini. Masalımızın başlığında bile adı geçer bu “kırmızı”nın. Kasıtsız mı sandınız? Renk sembolizmine baktığımızda hiç de öyle görünmüyor ama. Kırmızı dediğin şey şehveti, cinselliği, arzuyu, aynı zamanda tehlikeyi temsil eder. Buradaki “tehlike” kurt kardeş oluyor tabii. Siz öyle sanın. Öyle değil o. İşin orasına da geleceğiz.

Kırmızı başlıklı kız

Vücudu örten kumaşın kendi rengi ile çelişişini, yani Kırmızı Başlıklı Kız’ın ilkel arzuları ile sosyal düzelticisi (id versus superego) arasındaki çatışmayı bir yana bırakalım; ergenlik dönemindeki bir insan neden ormanın derinliklerine gider? Söylesene, ergenliğinde başka ergenlerle öpüşebilmek için parka, dağa, tepeye gitmiyor muydun sen de, kimseler sizi görmesin diye? Hep saklanmaya, gizlenmeye, kuytuda köşede iş karıştırmaya çalışmıyor muydun? Aynı mantık işte. Dahası Kırmızı Başlıklı Kız’ın elinde taze meyvelerle dolu bir sepet de var. Bakınız; doğa ana da doğurgan. Bakınız; her şeyin tazesi daha makbul. Bakınız; taze meyve iştah kabartır. Ben daha ne örnek vereyim?

Şunu vereyim; Kırmızı Başlıklı Kız annesinin (süperego) onca uyarısına rağmen “Ay ormanın ortasına kadar kazasız belasız geldim, haydi biraz daha acele edeyim de bu yolculuk böyle tamamlansın” demek yerine çat diye çiçek toplamaya başlamıyor mu? Çiçek; kadının temsilcisi. Doğada kadından sonra gelen en feminen şey belki de. “Ben kadınım, buradayım” diye bağırıyor adeta. Sonra karşısına kurt çıkıyor kızcağızın. Kurt mu Kırmızı Başlıklı Kız’ın kurbanı, kız mı kurdun kurbanı – tartışılır. Kurt aç, kurt gerçekten çok aç. Bir kadını tek bir lokmada yutabilecek kadar aç hem de.. Taze libido çıkmış fırından, hiç durur mu?

Kıyafetlerini çıkararak yatağın içine giriyor

Bizim masum Kırmızı Başlıklı’mız da nedense erkeğin temsilcisi kurt kardeşin “büyük organ”larına takmış kafayı. “Burnun neden büyük” sorusuna aldığı yanıt mesela; “Seni daha iyi koklayabilmek içöööön” – koklamak; alenen sevişmenin en önemli parçalarından biri. Görmek; skopofilik bir eylem. “Şuran niye büyük, buran niye kocaman“ın sonu penise doğru gidiyor abiler. Çünkü masalın orjinalinde, yani yazılı olan ilk halinde Kırmızı Başlıklı Kız – güya – kurdu büyükannesi sandığı için “kıyafetlerini çıkararak yatağın içine giriyor”. Kaçınız büyükannenizle çıplak yatıyonuz allasen? Ve BUMMM, kurt kızı yutuveriyor. Taş olsa çatlar onca tahriğe, lütfen.

Ayrıca bu noktada Freud’un “penis kıskançlığı” teorisine de değinmek lazım. Diyor ki Freud, cinsel gelişim evresindeki dişi çocuklar / gençler kendi cinsel organlarını karşı cinsin cinsel organıyla kıyaslamaya başladığında kendilerini eksik hissederler. Bu durum bu miniklerin kafasında soru işaretlerine yol açar. Yani “şunun neden büyük” sorgusu Frued’un bu kuramına da bağlanabilir. Ben böylelikle kısaca bağlayıp geçmiş oluyorum.

Baba figürü

“Farklı dünyaların varlıklarıysanız birbirinizden uzak durunuz” mesajımız da en sonda bizi bekliyor. Normal şartlarda hamile kalması beklenen cins kadın iken, kurt kardeşte gözlemliyoruz karından canlı varlık çıkarma durumunu. Yani çocukların aklına sübliminali dayamayı amaç edinmiş bu masalımızda yazar diyor ki; size uygun olmayandan sakının – sakınmazsanız normal olanın dışına çıkarsınız ve o nesil yürümez. Ayrıca problem, canlı varlıkların yerinin taşla değiştirilmesi ile çözülüyor. Hani yukarıda dedim ya “taş olsa çatlar” diye – tepkisizlik denince akla gelen ilk sembollerden biri çözüyor her şeyi. Kırmızı Başlıklı Kız ile Büyük Anne’yi kurtarmaya gelen avcının “baba figürü“nü temsil ettiğini söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Kırmızı Başlıklı Kız, kurtarıcısına duyduğu hayranlığı sepetinden çıkardığı yiyeceklerden ikram ederek gösteriyor. Biri Oedipus kompleksi mi dedi? Kız çocuğu babasına hasta ve hayran bir varlıktır Sevgili Freud’a göre çünkü..

Masalımız “Bir daha asla yürümeyeceğim ormanda tek başıma” gibi bir yemin ile son buluyor. “Kurtlarla artık konuşmayacağım bile” diyor Kırmızı Başlıklı Kız. Mesaj açık. Evlatlarımız artık bilinçli. Büyüdüklerinde ilişmeyecekler kimsenin büyük organlarına falan. Normal dışı, başka bir deyişle yasa dışı seksten uzak duracaklar, akıllı – uslu olacaklar. Öyle id’lerinin peşinden ormana bayıra çayıra gidip ego’larını yabana atmayacaklar. Şimdi anladın mı?

Bir sonraki “Selcan’la Freud yine masallara taktı” oturumumuzda Pamuk Prenses ile nekrofili yavuklusu yakışıklı prensin manyaklıklarıyla baş edeceğiz. O zamana kadar Fransa’da yazılmış, yazıldığı tarihte Fransa’da baya bi’ revaçta olan kırmızı paltolu fahişelerin temsilcisi Zavallı Kırmızı Başlıklı Kız üzerine düşünüverin birazcık.

Sonsuz olmayan gece

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Türkiye - Rusya - İran ilişkisi

Türkiye – Rusya – İran Üçgeni

Orta Asya ve Orta Doğu’da etkin bir rol oynamak isteyen üç devletin de zaman zaman ortak çıkarları ve aralarında mücadeleler uzun süre devam etti. 2015 itibari ile hala da devam ediyor. 1. Dünya Savaşı ve sonrasında İran’da Rus etkisi hissedilmiştir. Özellikle Şah Rıza döneminde İngiliz ve Rus etkisi hissediliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında İran üzerinde İngiliz ve Rus etkisi azalırken, deyim yerindeyse adeta bir ABD uydu ülkesi haline geldi. Türkiye – Rusya – İran Üçgeni incelenirken 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD faktörü yok sayılamaz.

Şah Rıza’nın hocalara karşı sert tutumu ve onları medreseye kapatması, İran’da laik anlayışın yeşermesinin önündeki en büyük engel olmuştur. İran Devrimi’nde hem baskılar, hem de İran yönetiminin ABD yanlısı politikaları toplumda ABD’ye karşı büyük bir nefret oluşturdu. Bu nefret ilerleyen yıllarda İran’ın hem iç, hem dış politikasında belirleyici bir etken oldu. İran’da radikal görüşlerin güçlenmesinde ABD nefreti önemli bir faktördü. Tıpkı Orta Doğu’da İngiliz etkisine karşı oluşan nefretin bölge dinamiklerini etkilemesi gibi.

Orta Doğu’da Irak’ın ABD’den uzaklaşarak Rusya ve eski düşmanları İran ile yakınlaşmasının da sebebi toplumda son 20 yılda oluşan ABD düşmanlığı oldu. Orta Doğu’da İngilizlerin çekilmesinin en önemli sebeplerinden birisi İngilizlere karşı Orta Doğu halklarının direnç göstermesi ve İngiliz imajının zedelenmesiydi. Yakın zamanda Orta Doğu’da ABD’nin etki alanı zayıflayacak. Keza, Orta Doğu’da son zamanlarda gergin bir dönem yaşanmasının sebebi de dengelerin değişiyor olması.

Suriye’de Rusya’nın diretmesi, Irak’ta ibrenin Rusya’ya doğru dönmesiyle beraber Rusya – İran – Irak – Suriye dörtlüsü ile Türkiye çevrelenmiş oldu. Bu durum ileride Türkiye’nin ibrenin isteyerek veya istemeyerek Rusya’ya doğru dönmesine neden olacaktır. İbrenin Rusya’ya dönmemesi durumunda Türkiye’nin ekonomik açıdan daralma yaşaması ve Kürt Sorunu’nda elinin zayıflamasına neden olacaktır.

Türkiye - İran ilişkileri

Erdoğan ve Ruhani görüşmesi

İran’a karşı ambargonun kaldırılıyor olması, Batı ülkelerinin İran’a karşı bakış açısının değişmesi ile ilgili değil. Aksine, İran’ın Batı’ya karşı daha ılımlı olması gerektiği görüldüğü için ambargolar kaldırılıyor. Türkiye’nin ABD eksenli politikalarının kırılması ve dengeli bir Dış Politika izlemesi akılcı olan yol olarak beliriyor. İhraç ürünlerini çoğunlukla komşu ülkelerine satan Türkiye için güçlü bir çekim noktası oluştu. Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonrası Rusya’dan evvel NATO ile iletişime geçmesi Rus cephesinde tepkiye neden oldu. Rus cephesine göre, Türkiye’nin Rusya’dan evvel NATO ile iletişime geçmesi Putin’in Erdoğan ile ipleri koparmasının sebebi oldu.

NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin Türkiye’nin arkasında durmamasına OBAMA’nın bizi ilgilendirmiyor, Türkiye ile Rusya arasında bir mesele açıklaması sonrasında Türkiye açısından Dış Politika’da yeniden yapılanma döneminin başlangıcı olabilir. 1964’te Johnson Mektubu, Türkiye’nin ABD eksenli politikalardan uzaklaşmasına ve merkez-kaç politikası izlemesine neden oldu. Türkiye, bir kez daha Batı tarafından hayal kırıklığına uğratıldı ve yine çok kritik bir noktada yalnız bırakıldı. İlerleyen dönemde Türkiye’nin Rusya, İran ve Suriye’ye karşı direnci kırılacaktır.

Türkiye Rusya İran ilişkisi

Putin ve Ruhani görüşmesi

Bugün Türkiye ile Rusya’nın savaş eşiğinde olduğu dillendirilse de, kısa ve orta vadede Türkiye’nin ABD ekseninden Türkiye – Rusya – İran Üçgeni kurulmasına doğru Türkiye’nin gideceği söylenebilir. Bugün yaşanan gerginlik Türkiye’nin hayal kırıklığı ile ilişkilidir. İlerleyen dönemde birçok siyaset bilimcinin aksine Rusya ile savaş beklemiyorum. Aksine daha sıcak bakıyorum ve Rusya ile ilişkilerin hızlı bir şekilde düzeleceği kanısındayım. AK Parti’nin iktidarını devam ettirebilmesi için ekonomik kalkınma ve istikrar gerekli ve bunun için Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmek Türkiye’nin neredeyse tek çaresi olarak masanın üzerinde duruyor.

Can Donduran

Ulus Devlet ve Üniter Yapı Sarmalında Türkiye

“Ulus devlet” ve “üniter yapı” bugün çok geniş bir kitle tarafından aynı anlamları ifade eden kavramlar gibi algılanmakla beraber; yine sayıca azımsanmayacak bir kitle bu kavramlara bir çeşit kutsiyet atfederek çağın gerekleri doğrultusunda konu olmaları gereken tartışmaların önüne geçmek için büyük bir çaba sarf ediyor. Hâlbuki bu kavramları uygun bir yolla tartışıp, içinde bulunduğumuz dönemin şartları ışığında yorumlamak hem söz konusu devletin hem de toplumun sağlıklı bir şekilde devamı açısından büyük önem arz etmektedir.

Öncelikle şu noktanın altı çizilmelidir ki üniter yapı, sadece idari bir anlama işaret eder. Tek bir merkezden yapılan kanun ve düzenlemelerle yönetilen; yerel yönetimlerin yetki sınırlarının yine bu merkezce uygun görülen konu ve alanlarla belirlendiği devletler üniter devletlerdir. Bir diğer değişle federatif bir yapıya sahip olmayan devletler üniterdir. Fransa, İspanya ve Türkiye gibi üniter devletlerde yerel ve bölgesel yönetimlerin yetki alanları karşılaştırıldığında ortaya çıkacak olan fark bize asıl meseleyi gösterecektir. Tartışılması gereken konu,  üniter yapının gerekliliği ya da başka bir yöntemle yer değiştirmesi değil, gücün merkezden çevreye doğru yayılması suretiyle merkeziyetçi yapıyı yeniden yorumlayarak, farklı bölgelerdeki kitlesel yabancılaşma ve memnuniyetsizlik durumunu azaltmaya çalışmak olmalıdır aslında.

Can Donduran

www.herkesindergisi.com

Bu noktada önemle vurgulamak gerekmektedir ki üniter yapı bir ulus devlet inşası için önemli olmakla birlikte kuruluş dönemlerindeki aşırı merkeziyetçi anlayış, zamanla o devletin ayakta kalabilmesi açısından sorunlar oluşturduğundan tekrar yorumlanmaya mahkûmdur. Daha açıklayıcı olması adına bu bağlamda Türkiye ve kuruluş aşamasında yakından izlediği model olan Fransa örneklerini incelemekte fayda var kanısındayım.

Tarihsel anlamda, Avrupa’daki din merkezli Otuz Yıl Savaşları’nı izleyen süreçte 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıktığı varsayılan ulus devlet yapısı, 1789 Fransız İhtilali ve yine Fransa’da başlayıp bütün Avrupa’ya hatta Dünya’ya yayılan 1848 Devrimi (Halkların Baharı) ile güçlenmiştir. “Fransa hapşırırsa Avrupa nezle olur” diyen ünlü Avusturya lideri Matternich’i haklı çıkarırcasına bir hızla yayılan ulus devlet dalgası önce Balkanlar üzerinden Osmanlı’ya nüfuz etmiştir. Daha sonra Batı’ya eğitim almaya giden genç küçük burjuva Osmanlılar bu aydınlanmanın etkisini İstanbul’a taşımışlardır (Genç Osmanlılar, Jön Türkler). Bu etkileşim Osmanlı Devleti’nde bir süre devam edan reformları tetiklemiştir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Fransa’yla fazlaca benzerlik göstermesi anlaşılmaz bir durum değildir. Üniter ulus devletin bayrağını Avrupa’da taşıyan Fransa, sahip olduğu burjuvazi önderliğinde bir ulus inşası sürecini takip etmiştir. Benzer şekilde hareket eden Türkiye’nin Fransa’dan farklı olarak önce bir burjuva kesimi yaratması gerekmekteydi ki Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki iktisadî çalışmaların odağında da bu konu yer alıyordu. Fakat asıl önemli noktayı ulus inşa etme süreci oluşturmaktaydı. Bu süreç, hem bu iki örnek de hem de diğer birçok ülkede, içeride bir tür asimilasyonu kaçınılmaz kılar. İşte tam olarak bu noktada içerideki farklı kimlikleri bir millet benliğinde bir araya getirmek için Türkiye, yakın zamana kadar bir alt kimlik olan Türk etnik kimliğini bu asimilasyona bir platform olarak kullanırken; Fransa, oluşum aşamasındaki iç farklılıkları eritmek adına, manevi değerleri öne çıkaran bir yol izliyordu. Fransız milliyetçiliğinin modern anlamda en önemli düşünürü Ernest Renan’ın Sorbonne’da verdiği ünlü konferansta (1882) söylediği gibi; din, dil, ırk ya da coğrafi koşullar gibi etmenler bir ulus oluşturmaya yetmez. Bir ulusun inşası ancak geçmişte paylaşılmış zafer ve beraber çekilmiş acılar, bunları paylaşmaya dair mevcut toplumsal uzlaşı ve de bunu ileride de paylaşmaya dair istek ve iradenin olmasıyla mümkündür. Aksi takdirde hiç kimse bir diğerine konuştuğu dil, inandığı din, ait olduğu ırk ya da üzerinde yaşadığı toprak parçası sebebiyle zorla sen bu ya da şu millete aitsin diyemez.[1]

Ulusun Fransa’da manevi değerler üzerinden Türkiye’de ise etnik kimlik üzerinden tanımlanması bu iki ülke arasındaki farkların ilkini oluştururken, ikinci fark ise bu güçlü merkeziyetçi yapının zaman içindeki kaçınılmaz evrimine gösterdikleri dirençtir. Kuruluş aşamasında gerekli, geçici bir tutum olması gereken katı merkeziyetçi anlayış 1950li yıllardan itibaren Fransa’da yavaş yavaş törpülenirken, Türkiye’de varlığını neredeyse aynı sertlikle bugüne kadar sürdürmüştür. 1981’de Fransız lider Mitterrand “Fransa’nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara ihtiyaç duyulmuştur. Bugün dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir” derken “milletin bölünmez bütünlüğü” vurgusuyla 1982 Anayasası, milletin Türkiye’de hala monolitik yani tek parça olarak algılandığını göstermektedir. Fransız Anayasası 75. Maddesinde “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dâhildir[2] demektedir. Bölgesel yönetim esasıyla idare edilen üniter yapılı bir ulus devlet olan İspanya’nın Anayasası 2. Maddesinde “Bu anayasa; İspanyol Milleti’nin dağılmaz birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez ülkesi üzerine kurulmuştur” dedikten sonra “Bu anayasa, İspanyol Milleti’ni oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerkliğini ve bunların arasındaki dayanışmayı tanır ve garanti eder”[3] vurgusu yapmaktan çekinmez. Bu örneklerin yanında, Türkiye’nin hala anayasal düzlemde bu ve benzeri birçok farklılığı inkâr çabası ya da görmezden gelmesi, toplumun bir bölümünü uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Evet, Türkiye, birçok devlet gibi, bu konuda bayrağı Fransa’dan almıştır. Ama bu bayrağı Fransa elinden bırakıp Jakobenlikten ve katı merkeziyetçilikten uzaklaşma çabalarına hız vermişken bu bayrağı taşımaya inat etmek hiç de akıl kârı değildir.

Bu noktada Türkiye özelinde bir konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren süregelen, asimilasyona yönelik çabalar genellikle Müslüman (daha çok Sünni) olan topluluklar açısından işe yaramış görünürken Kürtler en baştan beri bu sürece dönemsel olarak değişen şiddetlerde direnmişlerdir. Gayrimüslim azınlıklar için ise süreç daha sert ve sancılı işlemiştir. Yabancı sermayenin yerlileştirilmesi amacıyla uygulamaya konan 1942 tarihli Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 pogromu, ulus inşasına engel olarak görülen, Müslüman olmayan (Rum, Yahudi ve Ermeni) azınlığın ülkeden sistematik bir biçimde temizlenmesi adına atılmış başarılı(!) adımlardır. Tarihin her dönemiyle karşılaştırıldığında bugün Anadolu’daki gayrimüslim sayısının genel nüfusa oranının en düşük seviyede olması, bu sistematik dışlama ve temizlik politikasının çok net bir sonucudur.

Son olarak üzerinde durulması gereken nokta ise I. Dünya Savaşı sonrası ABD Başkanı Wilson’ın uluslararası topluma sunduğu on dört prensipten biri olan “halkların kendi kaderini kendi tayin etme ilkesi”(self-determination) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki en büyük meşruiyet dayanaklarından birini oluşturmuştur. Aynı prensibe dayanarak Hatay’ı topraklarına katan Türkiye’nin bugün kendi içerisindeki halkların taleplerine kulaklarını kapatması hiçbir açıdan tutarlılık göstermemektedir.

İdrak edilmesi gereken nokta sudur ki devlet bölünmez bir bütün olabilir ve öyle kalmak için var gücüyle çalışır. Ancak millet farklı bütünlerden oluşmuş bir topluluktur. Oluşumundaki esas, tamamen bireylerin bu milleti oluşturma ve sürdürme istek ve iradesidir. Bu istek ya da irade yoksa ortada öyle bir millet de yoktur. Farklı bölgelerden gelen taleplere merkezden çözüm aranması yerine, katı merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi (ya da gücünün muhafaza edilmeye çalışılması), mevcut talep ve memnuniyetsizliklerin yok sayılması yolunun seçilmesi, hem söz konusu millet içerisinde bir bölünmeye yol açacağı gibi hem de kaçınılmaz olarak o devletin sonunu hazırlar. Temel sorun merkeziyetçilik değil, bu konuda yumuşamaya ve her türlü tavize karşı olan tutumdur. İstemeyen birine zorla “sen bu millettensin, bu millete aitsin” diye baskı yapmak, onu bu baskıyı üzerinde kuran unsurlara düşman etmekten başka bir şeye yaramaz. Bugün bu katı merkeziyetçi yapıda ısrar edip, bölgesel talep ve eğilimleri yok sayanlar, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasına şiddetle karşı çıkanlar ve bunların gerekliliğini savunanları vatan hainliğiyle suçlayanlar, çağın siyasi ve toplumsal açıdan gerisinde kalmış olanlardır. Osmanlı’nın son döneminde yıkılmasındansa emperyalist boyunduruk altında yaşamını sürdürmesini dileyen, bağımsız bir devlet kurmak için yola çıkanları yine vatan hainliğiyle suçlayıp haklarında ölüm fermanı çıkaranlardan bir farkları yoktur. Unutulmamalıdır ki, yerel yönetimlerin alanlarının genişlemesi, kitlesel yabancılaşmayı önlemek, demokrasinin derinliğini artırmak ve toplumsal çatışmanın önüne geçmekten başka bir değişime yol açmaz. Ama bu katı merkeziyetçi tutumda ısrar etmek, bu ülkenin yok olmasına sebep olabilecek bir ateşe odun taşımaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Ernest Renan’ın yukarıda bahsedilen konuşmasında vurguladığı gibi “milletin varlığı her gün yinelenen bir plebisittir…” Aidiyet duygusu yok olmuşsa ya da bazı taleplere bağlı olarak şekilleniyorsa ve/veya bu plebisitin sonucu egemen güç açısından olumsuz çıkıyorsa, bireyleri bir millete ait olmaya veya taleplerinden vazgeçmeye zorlamak hem haksız hem de yersiz bir çabadır.

 

 

[1] RENAN, Ernest, Qu’est-ce qu’une nation?, Conférence faite en Sorbonne le 11 mars 1882 https://fr.wikisource.org/wiki/Qu%E2%80%99est-ce_qu%E2%80%99une_nation_%3F (Erişim Tarihi: 25.11.2015)

[2] Fransa Anayasası Md.75-1 http://www.assemblee-nationale.fr/connaissance/constitution.asp#titre_12

[3] İspanya Anayasası Md.2 http://noticias.juridicas.com/base_datos/Admin/constitucion.tp.html#a2

Türk-Rus ilişkileri

Türkiye ve Rusya İlişkileri

Türkiye Rusya İlişkileri ele alınmadan evvel Türk Dış Politikası ve Rus Dış Politikası’na göz atmak ve ilkelerini incelemekte fayda var. Özellikle Ahmet Davutoğlu sonrasında Türk Dış Politikası’nda köklü değişimler yaşanmıştır. Yurtta Barış Dünyada Barış ilkesi bilhassa Türkiye’nin en önemli dış politika parametresiydi. Türkiye’nin statükocu bir dış politika anlayışı vardı ve mevcut durumu korumak üzerine bir anlayışı vardı. Diplomatik açıdan ise güven veren bir tutumdu. Demokrat Parti iktidarında 1957-1958’de Irak ve Suriye’deki siyasal gelişmelere Menderes’in reaksiyon göstermesi dışında Türkiye’nin çok büyük bir müdahaleci tavrı olduğu söylenemez. 2002 sonrasında da Kemalist anlayış dış politikada hakimdi.

Ancak Ahmet Davutoğlu’nun hükümete girmesi sonrasında Türk Dış Politikası’nda köklü değişimler yaşandı. Öncelikle revizyonist bir dış politika anlayışı benimsendi. “Komşularla Sıfır Sorun” ilke olarak dillendirilse de revizyonist dış politika anlayışından dolayı komşular ile ilişkiler gerildi. Bir yangının külünü yeniden yakma arzusuyla Neo-Osmanlıcılık körüklendi. Bir başka yazıda uzun bir şekilde ayrıntılandırılacak bir konu olduğu için kısa kesilmesi gerekiyor.

Devlet ve Güvenlik

Türkiye ve Rusya

Rus Dış Politikası irdelendiğinde ise 4 teori arasından Moskova-Üçüncü Roma Teorisi büyük bir öneme sahiptir Rus politikasının oluşmasında. İkinci Roma olarak lanse edilen İstanbul’un Müslüman bir devlete geçmesi sonrasında üçüncü bir Roma arayışına girilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’u terk eden Bizans hanedanlığından prenses Sofia’nın papanın da desteği ile Moskova knezi İvan ile evlenmesi Bizans sonrasında Ortodoks Hristiyanların büyük ağabeyi rolünü üstlenebilmek adına önemli bir gelişme olmuştur. Dünya Hakimiyeti düşüncesinin perçinlenmesinden önemli bir role sahiptir. Roma ve ikinci Roma olarak lanse edilen İstanbul’un dünya yönetiminde önemli bir rol oynamasının sonrasında 1453 ile başlayan bu politika günümüzde dahi önemini korumaktadır.[1] Özellikle Balkanlar ve Doğu Avrupa’da etkin olmasında bu düşüncenin önemli bir payı var. Nitekim, 2008’de Gürcistan’a ve son olarak Ukrayna’ya müdahalesinde “Büyük Güç” olma arzusunun ve Ortodoks dünyasında liderlik düşüncesinin payı var. Ukrayna’nın NATO ile yakınlaşmasının bedeli Ukrayna’nın tüm dünyanın gözünün önünde askeri müdahale ile karşılaşması oldu.

Organik toplum ve milliyetçilik

Rusya ve Gürcistan

Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra statükocu bir tutum sergilemiş olan Rusya için dönüm noktası, 2008’de Gürcistan’a yapılan askeri müdahale olmuştur. Rusya, yeniden revizyonist bir anlayış benimsemiş ve bu politikasını Kasım 2015’te Suriye Meselesi’nde de görebiliyoruz. Türkiye ile Rusya’nın yakınlaşmasının beklenebilecekken Türkiye’nin ABD ile yakın politikalar gütmesi ve Orta Doğu’da nüfuz arttırma arzusuna girmesi Rusya için rahatsız edici bir teşebbüstür. Suriye’de Türkiye’nin yeni bir düzen kurulması ve bölgede siyasal ve ekonomik bir çekim alanı olma girişimleri Rusya’yı rahatsız etmiştir.

Esad ile Putin'in görüşmesi

Irak’ın ABD’de aradığını bulamamasıyla Suriye’nin Rusya’da güven bulabilmesi birlikte okunduğunda İran-Irak-Suriye hattı Rusya için çekim alanı halini alıyor. Suriye’de yeni bir rejim hem İran hem de Rusya için tedirgin edici bir gelişme olacaktır. Rusya’nın kendindene emin bir şekilde Suriye’de müdahaleler yapabilmesi de bu tedirginlikten dolayı. Orta Doğu’da ABD’nin politikalarının yarattığı boşluğu Rusya’nın iyi değerlendirmesi sonucunda ABD’nin tasvir ettiği gibi ABD etkisinde bir Orta Doğu oluşmadı. Aksine Arap Baharı’nın tahribatlarının etkisiyle Rusya’nın nüfuzu arttı.

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi – 1

Rus uçağının düşürülmesi

Türkiye’nin sınır ihlali gerekçesiyle Rus askeri uçağını vurması, haklı sebeplere dayandığı için kabul edilebilir. Ancak, siyasal açıdan yapılmaması gereken bir müdahaledir. Irak’ın ve Suriye’nin Rus etkisinde olduğu masaya konulduğunda PKK Sorunu ile mücadele eden bir ülke için Rusya ile ilişkileri sıfırlamak zararlı bir hamle olacaktır. Ekonomik etkileri de hesaba katıldığında Türkiye için şartların daha da zorlaşmasına neden olacak. Sovyetler Birliği’nin revizyonist dış politikası dolayısı ile uzun bir süre Türkiye, Ruslar ile arasına mesafe koymuştur. Hatta, İngiltere ve ABD ile gereğinden fazla yakınlaşılmasının sebeplerinden birisi de Rusya korkusudur.

Türkiye - Rusya İlişkileri

www.herkesindergisi.com

Türkiye’nin mülteci politikası dolayısı ile Avrupa tarafından destekleniyor olması dışında dış politika anlayışı dolayısıyla Avrupa tarafından da istenmiyor. Ancak, Avrupa’nın mültecilerin ülkelerinde sorun olmasına engel olmak adına Erdoğan ve politikalarına karşı sessizliklerini koruyorlar. BRICS münasebetiyle Rusya ile yakın ilişkiler kurmak ve Şangay’a yönelmek gibi ihtimaller varken birden ABD’nin daha da fazla çekim alanı içerisine girmesi Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini zedeledi. Suriye Meselesi, Rusya’nın Orta Doğu’da varlığı için büyük bir önem arz ediyor. Bu sebeple, Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği ve ABD yanlısı duruşu bir düşmanlık olarak algılanıyor.

Türk Yahudiliği ve Kemalizm

Rusya’nın hava ihlali

Türkiye’nin Orta Doğu politikasında dengeyi sağlayamaması ve ABD yanlısı tutumu, Rusya cephesi tarafından olumsuz karşılandı. Hava sahasının ihlali sonrası Türkiye’nin Rus uçağını vurmasına tepki gösterilemez fakat böyle bir müdahale anlık bir karar ile yapılamaz. Türk yetkililer evvelinde olası bir hava sahası ihlalinde uçağın vurulmasına karar vermiş olmaları ve sonuçlarını tartmış olmaları gerekiyor. Orta Doğu’da her geçen gün ABD zayıflarken Rusya açısından etki alanını genişletme girişimleri başarıyla sonuçlanıyor. 20. Yüzyıl ve sonrasında Batı devletlerinin girdiği her mücadeleden zaferle ayrıldıkları göz önüne alındığında Rusya bir yerde hata yapacak ve kazanan ABD ve Batı Avrupa olacak denebilir. Ancak, bu defa pasta paylaşılırken ABD’nin dış politika hatalarına devam etme ihtimali de yok sayılamaz.

Klasik muhafazakarlık ve özellikleri

Azerbaycan’a askeri müdahale

Orta Asya’da Türk devletleri ve Azerbaycan’a karşı ABD’nin politik, ekonomik ve askeri girişimleri olabilir ve Türkiye – Rusya İlişkileri için burada tarafsızlık ilkesini Türkiye’nin koruması Türkiye’nin faydasına olacaktır. Gürcistan ve Ukrayna sonrası Suriye’de de Rusya’nın başarıya ulaşması sonucunda ABD’nin bir misilleme yapması ihtimal dahilinde ve Türkiye’nin ABD’nin Orta Asya teşebbüsünde duracağı yer Türkiye’nin hem iç hem dış politikasını etkileyecektir. Türkiye’de terör ortamı yaratılması Türkiye İç Politikası’nı etkileyecektir.

Son olarak, Türkiye – Rusya İlişkileri ele alınırken Rusya’nın etki alanını genişletme politikası dikkate alınmalıdır. Bunun yanında, Türkiye’nin Orta Doğu’da Neo-Osmanlıcılık anlayışıyla politika yürütmeye çalışması da ilişkileri olumsuz etkileyen bir etkendir. Ek olarak, yeni dönem Soğuk Savaş koşullarının oluşmaya başlandığı bir dönemde Türkiye’nin ABD yanlısı duruşu Rusya ve Türkiye arasında kalın duvarlar örmeye devam edecektir.

[1] Mehmet BAŞKAN, Rus Dış Politikası ve Parametreleri, mehmetbaskan.com, 2015

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Sosyal liberalizm ve Sosyal Darwinizm mücadelesi

ÜTOPYALAR GÜZELDİR