Orta Doğu'da Bölgesel Güç

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Daha önce “Değişen Dünya Düzeni: post modern soğuk savaşın ayak sesleri” başlıklı yazımda Rusya’nın keskinleşerek saldırganlaşan politikasının özellikle Orta Doğu merkezli güç mücadelesini hızlandıracağı ve bu durumun uluslararası düzeyde Soğuk Savaş benzeri bir sürece yol açmasının muhtemel olduğunu vurgulamıştım. Bu eğilim, şiddetlenen ISİD tehdidi dolayısıyla güncel olarak ikinci plana düşmüş gibi görünse de aslında bu yılın başından beri bölgedeki gelişmeler, biraz gecikmeli de olsa bir 21. Yüzyıl soğuk savaşının kaçınılmaz olduğunu gösterir nitelikte. Bu gelişmeler ışığında, klasik soğuk savaştan farklı olarak, bu mücadelenin, dış güçlerin direk müdahil olmasıyla değil, aksine Ortadoğu’da söz sahibi olmak isteyen devletlerin bölgesel aktörler üzerinden yürüteceği bir çatışma olması da kuvvetle muhtemel. Yeni Orta Doğu’da bölgesel güç olma konusunda dengeleri çok doğru hesaplamak gerekiyor.

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından beri Orta Doğu güç dengeleri, oluşan boşluğun küresel dış güçlerce doldurulması prensibiyle oluşmaktadır. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin yarattığı boşluk İngiltere ve Fransa tarafından doldurulmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkelerin bölgeden çekilmesi ABD’nin onların yerini almasıyla sonuçlanmıştı. Her iki dönemde de bölgeye kalıcı bir giriş yapmayı amaçlayan dış güçler hem diplomatik hem de askeri anlamda bölgeye yerleşmiş ve bölge ülkelerindeki fiziki varlıklarını olabildiğince kuvvetli tutmaya gayret etmişlerdir. Hem geçmiş dönemlerden alınan dersler hem de son dönemde ABD’nin tarihinin en uzun savaşı haline gelen Afganistan ve Irak’ta yaşadığı sıkıntılar ile bölgedeki askeri varlığını bitirmekte karşılaştığı güçlükler, yakın vadede Orta Doğu’daki güç mücadelesinin “vekâleten” bölgesel güçler aracılığıyla yürütülmesinin esas aktörler açısından en gerçekçi ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu durum ise bölge ülkelerinin kendilerini daha güçlü bir şekilde konumlandırabilmeleri adına kaçırılmaz bir fırsat niteliğinde.
Bu noktada altının çizilmesi gerekir ki bu sürecin Arap Baharı şeklinde adlandırılan ayaklanmaların hemen sonrasına denk gelmesi, “bölgesel güç” olarak uluslararası bu mücadelede belirleyici olabilme ihtimali olan ülke sayısını bir hayli azalttı. İran ve Türkiye ile birlikte bu ikiliden biraz daha düşük bir ihtimal olan Mısır dışındaki diğer bölge yönetimleri ya bu halk ayaklanmalarının yarattığı iç sorunlarla mücadele ile meşgul ya da bu hareketin kendi ülkelerine sıçramasını engellemeye çabalamakla.
Bu gidişatı ilk sezen ve konumu güçlendirmek adına gerekli hamleleri en erken yapmaya başlayan aktör ise hiç kuşkusuz İran oldu. Uzun süren görüşmeler neticesinde Batı’yı nükleer çalışmaları konusunda ikna eden ve üzerindeki ambargo yükünden kurtulan İran’ı kısa vadede bekleyen ekonomik, politik ve toplumsal gelişmenin boyutu hayli radikal. Ayrıca geleneksel olarak Rusya ile yakın ilişkilere sahip olan ülke, ambargo pazarlıkları süresince ABD ile ilişkilerindeki tansiyonu düşürmeyi de başararak şu anda bölgedeki en sağlam konuma sahip devlet durumuna geldi. Ruhani liderliğindeki İran’ın bu adımları doğal olarak en çok Rusya ve İsrail’i endişelendirdi ve bu ikilinin bağlarının göreceli olarak kuvvetlenmesine yol açtı. İki devlet arasındaki doğal gaz anlaşması ve Rusya’nın İran’a planlanan silah satışını şimdilik durdurması bu kuvvetlenmenin somut göstergeleri gibi görünse de tarihsel yakınlıkların gücü, orta vadede, konjonktürel yönelimlerden mutlaka daha etkili olacaktır. Yine de bu gelişmeler bize açıkça göstermektedir ki elindeki kozları bir bir arttıran İran bölgesel konumunu en fazla sağlamlaştıran ülke durumundadır. Bunun yanında, bu gelişmelerden çıkacak ikinci sonuç ise, bu yeni soğuk savaşın eskisi gibi bir bloklaşma mantığıyla yürümeyeceği ve bu sebeple etkin olma fırsatı arayan ülkelerin askeri güçten daha çok diplomatik manevralar ve doğru hamleler üzerine yoğunlaşması gerektiğidir. Bu ortamda keskin, bağlayıcı tutum ve hamleler geri dönüşü neredeyse imkânsız sonuçlara yol açabilir.
Türkiye’ye gelince şu döneme kadar bu çerçevede İran gibi başarılı bir görüntü ortaya koyduğunu söylemek bir hayli zor. Yapılan hatalı tercihler ve bazı diğer temel sorunlar ülkenin bölgesel etkinliğinin hızla azalmasına yol açmakta. Bunların en başında, en kritik konuda yukarıda belirtildiği gibi bağlayıcı ve keskin bir söylemden kaçınmak yerine kendini Suriye sorununda geri dönülmez şekilde bir tarafa bağlamak geliyor. Yapılan tercihin ve takınılan tavrın ne olduğundan çok bunun ifade ediliş biçimi bu noktadaki temel sorun. En son söylenmesi gerekeni en başta söyleyen Türk diplomasisi, olayların beklenmeyen gelişimi karşısında kendine hiç manevra alanı bırakmaması sebebiyle uzun zamandır Suriye’de akıntıya kürek çekerek zaman kaybediyor. Bir diğer sorun ise yine bununla bağlantılı. Elini güçlendiren Esad rejiminin kendisine sağladığı imkânla taleplerini artıran Kürt hareketi ve yarattığı terör ortamı Türkiye’yi enerjisinin büyük bölümünü iç istikrarsızlığa harcamak zorunda bırakıyor. Buna bir de dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılması şeklinde ifade edilebilecek Türkiye alışkanlığı eklenince ülke bölgesel politikalara yoğunlaşıp, gerçekçi ve akılcı hamleler üretme fırsatını yakalamakta oldukça zorlanıyor. Son olarak da bölgenin heterojen yapısı göz önüne alındığında, kaçınılması gereken en önemli durumlardan biri olarak mezhep odaklı bir mücadele görülüyor. Bu noktada Türkiye, Suriye konusundaki erken söylemleri tarafından kendisini yaratılmak istenen mezhep çatışmasının merkezine atılmış bulurken; buradan geri dönmek istediğinde ise karşısında bu erken ve bağlayıcı söylemlerle şekillenmiş iç politikasını buluyor. Bu sıkışmışlık halinden kurtulmak için tek çare daha soğukkanlı ve akılcı hamlelerle şekillenen bir dış politika ortaya konması ve bu politikanın sürekli ve kalıcı olarak iç politikadaki beklentilerden ayrı bir çerçevede değerlendirilmesidir. Aksi takdirde, zaten hali hazırda oldukça zaman kaybetmiş görünen Türkiye bu yüzyılın Orta Doğu’sunun şekillenme sürecinde de ikinci planda kalarak tarihsel bağları ve yapısı itibariyle hak ettiği konumu elde etme şansını kaybedecektir.
Kısa süre öncesine kadar daha yakın zamanda şekillenmesi beklenen Orta Doğu bölgesi, ISİD’in yarattığı öngörülemeyen etki sebebiyle bir süre daha ertelenmiş vaziyette olsa da kartların yeniden dağıtılmasının kaçınılmazlığı açıkça ortada. Bu bağlamda İran, yerinde hamlelerle yerini sağlamlaştırırken Türkiye’nin bir rüzgârın önünde savrulan yaprak misali hareket etmesi, yeni masadaki sandalyesinin konumu açısından şu an için edişe verici görünüyor. Yapılması gereken ise dış politika alanında kararlılıkla bağlayıcılık arasındaki ince çizginin gözden kaçmamasına özen göstermek ve bölgesel politikadaki belirleyici hamlelerin daha akılcı ve gerçekçi bir zemine oturtulmasına dikkat etmektir.

Sosyal Liberalizm

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci